Akşamüstleri Tünel'den Taksim'e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli - yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır -, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler.
Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez... Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.
Bu adam hikayeci Sait Faiktir.
Yürüdü. Peygamber'i gördü. Gülümsüyordu. Omuzlarında Hasan ve Hüseyin vardı. Onları okşuyor, seviyordu. Peygamberin yüzünden yayılan ışık, Behram'a müthiş bir güç ve esenlik duygusu verdi. Aklında Hasan ve Hüseyin'in güzel yüzü, içinde Peygamber'den aldığı ışıkla ayrıldı Mekke'den.
Insanlara inanmadığı zaman onlardan kaçıyordu. Söylenenlere inanmadığı zaman, inanır görünmenin, insanlara ihanet etmek olduğunu düşünüyordu ve bu ihanetinin anlaşılmaması için, ortalıkta görünmemeyi tercih ediyordu. İnsanları, Metin gibi, bayağı bulduğu zaman kendinde de aynı bayağılığın bulunduğunu, başka türlü o insanla birlikte olamayacağını hissediyordu. Metin de, yalanlarına bu kadar kolay inanan bir insan olduğu için, Selim'i küçümsüyordu. Selim'in ilerde başkaldırmasını önlemek için, onun kişiliğini göstermek istediği anlarda cesaretini kırarak gelişmesini engelliyordu. Selim, kendisi gibi yalanlar bulup söyleyemiyordu. Bu nedenle Metin, Selim'le birlikte bulunmaktan çok hoşlanmıyordu. Selim, insanın yaratıcı hayal gücünü öldürüyordu. Kambur duruşu, dağınık saçları ve ütüsüz elbisesiyle Selim, insanı can sıkıntısı ve ümitsizliğe sürüklüyordu. Insan ona bakınca, gerçi bir süre kendinden memnun oluyordu; fakat sonunda canı sıkılıyordu.
Annesi onun bir şekilde kendisinin de bir zamanlar çalıştığı ve sonra emekli olduğu bir elçilikte maaşlı çevirmen olarak çalışmasını sağlamıştı.
"Sen çok duygusalsın, sulugözsün, hassas bir adamsın, sosyal ilişkilerin bu yüzden zayıf, bu yüzden hep kandırılıyorsun, kullanılıyorsun, senin kıymetini bilmiyor kimse, seni anlamaları mümkün değil, ne başka ülkede yaşayabilirsin ne de başka bir şehirde. Sen İstanbul'a âşıksın. Burayı seviyorsun. Hep çok mutlu olduğunu anlatıyorsun. Burası dünyanın incisi bir şehir diyorsun. Tarihe çok düşkünsün. İstanbul senin için canlı bir tarih.
Hayatın burada geçti senin. Sen çok titiz bir adamsın. Bakımlı bir adamsın. Ütüsüz gömlekle hayatta dışarı çıkmazsın, dağınık ve tozlu bir evde yaşayamazsın, dışarıdan hazır yemek yediğinde mahvolursun, ev yemeği düzenine alışmış bir bünye hazır yemekle zehirlenir tabii ki."