Uyuyorum, öyle bir özlemim var ki, neye karşı bilmiyorum, uyanmak istiyorum, kendi hayatımı görmek istiyorum, sonuna dek, bir nehrin içine atlamışım ve yüzmek zorundayım, beni tekrar püskürtene dek. Bu trende hepimiz oturuyoruz, hayat bu manzara gibi önümüzden akıp gidiyor, tepeleriyle, tarlalarıyla, şehirleri ve insanlarıyla , ama biz hep sadece yerimizde oturduk, kendi köşemizde oturduk ve önümüze baktık, hep aynı ahşap sırtımıza sürtüyor, hep aynı sıra karşımızda duruyor, hep aynı başka insan, hep aynı başka maske yanımızda oturuyor ve sadece bir kez duruyor tren, nihayet iniyoruz, inebiliyoruz ve yolculuk sona eriyor.
Ne istiyorum dünden? Yarından ne istiyorum? Mademki genç bir şimdim var, ziyaret edebilirim kendimi gidiş dönüş, kendimi olduğum gibi. Madem bir şimdim var, dünümü inşa edebilirim, önceki haliyle değil arzuladığım gibi. Ben ki ben gibi. Mademki bir şimdim var, türetebilirim yarınımı yeryüzünü özleyen bir gökten, iki savaş arası. Ben ki ben olduğum için. Sanki bir şiir yazıyorsun, diyor kadın. Şöyle yanıtlıyor adam: Kan dolaşımımın ritmine uyuyorum şairlerin dilinde. Bir kız seviyorum dersem, mesela, belli bir kız değildir bu, hayal etmişimdir onu: Badem gözleri, siyah bir nehir gibi omuzlarına akan saçları ve mermer bir tabakta iki narıyla.
Bu benim pencere açık uyumayı bir türlü bırakamayışım! Tramvaylar çan çalarak hızla geçip gidiyor odamdan. Otomobiller üzerimden akıyor. Bir kapı, bir tırak, kapanıyor. Bir yerde bir cam, şangırtıyla iniyor aşağı; büyük parçaların kahkahasını, küçük kırıkların kikirdeyişini işitiyorum. Sonra öbür yanda evin içinde, birden boğuk, kapalı bir gürültü. Birisi merdivenleri çıkmaktadır. Yaklaşıyor, boyuna yaklaşıyor. İşte orada, duruyor uzun zaman, geçip gidiyor. Sonra yine cadde. Bir kızın cırlak sesi: Ah tais-toi, je ne veux plus. Tramvay büyük bir telaşla yaklaşıyor, sonra geçiyor, her şeyi aşıp geçiyor. Biri bağırıyor. Adamlar koşuşuyor, birbirlerini geçiyorlar. Bir köpek havlıyor. Ah? ne ferahlık: bir köpek. Hatta sabaha karşı bir horoz ötüyor ve sonsuz bir huzur doluyor içime. Derken birden uyuyorum.
“Ruhun, mekanın ve zamanın yalnızlığı. En son bir yıl önce kitap okuyabilmiştim. Pek az uyuyorum, ama ölümden korkmuyorum. Ölüm geldiğinde kabulleneceğim onu, ama vaktinden önce gelmemeli.”
Senin yanındayken uyumaktan çekinmiyorum. Çünkü uyandığımda seni göreceğimi bilerek uyuyorum. Benim en büyük kabusum seni kaybetmekti, Meltem. Sen kollarımın arasında olduğun sürece uykuma dadanan kâbuslar korkutamaz beni. -Rüzgar Ataoğlu