Mevlâna, Divan-ı Kebir'inde, çoğu vecd halinde iken söylediği ve çevresindekiler tarafından kaydedilen şiirlerinde, vezin ve kafiye tahdidinden müştekî görünür. Bu, hâl gelince sözün sınır koyucu olduğunu fark etmesindendir. Bu yüzden olacak kimi şiirlerinde, hi-lâf-ı âde nazım tasarruflarıyla karşılaşmak mümkündür. Sözün güzelliğinden bahsettiği nice beyit bir yana, Mevlâna, susmanın güzelliğinden neredeyse ısrarla "söz" eder. Divan'ındaki pek çok şiirin son beyti susmanın güzelliğine tahsis edilmiştir.
Ona göre susmanın daima sözden derin bir yanı vardır: Çünkü söz susmanın ulaşabildiği derinliklere ulaşamaz: "Anlam şu kullanıla gelmiş sözlere sığmıyor", V/430. "Gönül ezel şarabıyla kendisin-den geçmiş de güzel güzel bu gazeli söylemede; fakat bir an soluğunu tutar susarsa bundan da güzel söz söylemiş olur", I/75.
Çünkü söz sınırlı, "sayılı harf". Susmak sınırsız, "sayısız harf."
Öyleyse sayılı harfi neyleyeceğiz sayısız harf dururken? Sayılı harfi bırak, sayısız harf geldi. Anlatışın kapısının sıra susmaya gelir:
Anlatış kapısı kapalı, artık de ki susmak bizce daha iyi, daha yerinde", 1/16.
Bu susmalar bilmenin susmalarıdır, bilmemenin değil, sözün yetmediği yerdeki bilmenin. Bitişin değil başlangıcın, tükenişin değil hazinenin. Susarak söylemek bu işte: "Cana can katan sözü susarak söylemek daha iyidir", V/3. Nasıl? Sözün ihanetine uğramadan, Üzerinden sözcük geçmeden "söyleme"nin, üzerine bir sözcük değmeden.
Susma üzerindeki ısrarın bir diğer nedeni sözün "hâl"e perde olmasından. "Kal" ile hâli kıyaslar Mevlâna, söz ile aşkı. Hâl ki kaynağı kalptir, elbetti ki lisanı, gündelik sözden daha kabiliyetli olacaktır: "Gönlün sözlerini duyunca bu sözlerden utanıyorum ben", 1/298. Bir hâl olarak aşk sözden daima üstündür: "Sus, bir yere aşk geldi mi söz nedir ki