Puan vermedi·16 syf.··
2026 80. kitabı
Hikayenin kahramanı 10 yaşındaki Elif. Okulda bir dans yarışması var ve seçmeler yaklaştıkça Elif’in içini inanılmaz bir kaygı kaplıyor. "Ya yapamazsam, ya herkes benimle dalga geçerse?" diye diye öyle bir strese giriyor ki, sırf okula gitmemek için hasta numarası bile yapıyor. ​Tam o sabah, şans bu ya, en sevdiği kırmızı ayakkabısının ökçesi kırılıyor! Elif de istemeye istemeye, bir gün önce ninesinin eski sandığında bulduğu atmak için çıkardıkları gümüş ayakkabıları giymek zorunda kalıyor. Ama o ayakkabılar sıradan birer pabuç değil; Elif’i sadece dans pistine değil, kendi içindeki cesareti keşfedeceği harika bir yolculuğa çıkarıyor. ​Özgüven ve kaygı üzerine o kadar sıcacık bir hikaye ki... En çok da çocuklara "Sihir aslında senin içinde" mesajını gözlerine sokmadan, çok doğal bir şekilde vermesini sevdim. Gümüş ayakkabılar aslında Elif’in kendi içindeki o saklı cesareti ve yeteneği temsil ediyor. Bazen ihtiyacımız olan şey dışarıdan bir mucize beklemek değil, sadece kendimize birazcık inanmak, değil mi? ​Kitabın dili su gibi akıyor, çizimleri ise insanın içini açıyor. 7-10 yaş arası çocuklar kendileri rahatça okuyabilir. 5-6 yaş grubu için de bir büyüğün sesinden dinlemek harika bir deneyim olur. Özellikle yeni şeyler denemekten çekinen, "Ben bunu hayatta beceremem" diye kaygılanan minikler varsa, bu kitaba bayılacaklardır...
Gümüş AyakkabılarSerap Tiryaki · Mavi Nefes Yayınları · 202519 okunma
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 179. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 03:22
"FERDENGEÇTİ ÇİÇEKLERİ" "Ferdengeçti çiçeği rüzgârda salınan eteklerindeki mor haleleri görebilmek için başını eğmek istedi. Ama alt tarafı bir çiçekti. Yapamadı. Eteklerindeki renkleri göremiyorsan, çiçek olmanın ne anlamı var?" Babam hiç bana vurmadı ama her vuruşunda kanayan bir yara gibiydi ruhum. Çocukluk yıllarında en güvende olmamız gereken yerdir ailemiz. Ama ya güvende hissettiğimiz liman, fırtınanın merkeziyse? Küçükken tanık olduğumuz ya da hedefi olduğumuz baba şiddeti, sandığımızdan çok daha derin yaralar bırakıyor. Peki, bu yaralar üzerine kalın yorganlar çekip "hiç yaşanmamış" gibi devam mı ediyor hayat? Sanmıyorum. Küçük bir kız çocuğu için babası, ilk kahraman, ilk koruyucu, ilk erkek ve ilk sınırları koyan figürdür. Onun sevgisi, güveni, sınırları hepsi bir dünya kurar o çocuğun zihninde. Ama baba şiddet varsa, bu dünya sarsılır. Ve o çocuk büyüdüğünde, o sarsıntı izleriyle hayata devam eder. Aile içi şiddet denilince akla pek çok başlık gelir ama yazar, belki de en çok göz ardı edileni, en çok "mahrem" sayılanı ele alıyor: Baba şiddeti ve babanın işlevi. Ne yazık ki toplumumuzda "baba" denildiğinde akla ilk gelen güç, otorite ve disiplin oluyor. Peki ya şefkat, güven, koruma ve sevgi? Eserde bu eksik kalan parçaya odaklanıyoruz. Ve bunu yaparken de yalnızca kuru bilgilerle değil; bilimsel verilerin ve yapılan araştırmaların ışığında hazırlanmış. Gerçek hayattan izler taşıyan kurgusal hikâyelerle, kadınların kalplerinde o günlerden kalan izleri de gördüğümüz dört hikâye; baba şiddetine uğrayan kadınlarla yapılan görüşmeler neticesinde şekillenmiş ve tamamen kurgusaldır. Ama bu kurgusallık, onları etkisiz kılmıyor. Aksine, her bir hikâye o kadar gerçekçi ve samimi ki, okurken "Bu benim komşum, bu benim arkadaşım, belki bu benim" demeden edemiyoruz.
Edebiyat
Ferdengeçti Çiçekleri - Baba Şiddeti ve SonrasıAzize Nilgün Canel · Pinhan Yayıncılık · 095 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Börü 1 Başlama hikâyem
10/10
·408 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
Çağlayan Yılmaz'ın kitaplarını okumaya ilk bu kitabı abimin elinde görüşümle başladım çünkü içten içe dedim ki benim okumaz etmez neden bu ara bu seri elinden hiç düşmüyor içimi bir merak sardı ve sonuç tarihi seviyorsanız az çok bir macera okuma hevesiniz varsa okuyun derim
BörüÇağlayan Yılmaz · Panama Yayıncılık · 20173,368 okunma
8/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2026 31. kitabı
Merhaba kitap dostları çok severek ve bolca araştırma yaparak okuduğum bir yorumla sizlerleyim Ya bildiğimiz başlangıç asıl başlangıç değil ya daha öncesi varsa Kitabımız, kayıp bir ada olarak düşünülen Mu adası ve insanlığın gelişimi ile alakalı olarak ilerliyor. Yazar, insanlığın başlangıç yeri ve zamanı ile ilgili olarak yaptığı araştırmalarda kayıp olan Mu Adası ile ilgili olarak kafasındaki sorulara cevap bulabilmek için kendini araştırmanın ve gezinin içinde buluyor. Bu sırada yaptığı incelemeler konuştuğu insanlar ve taradığı belgeler ile beraber insanlığın aslında çok katmanlı yapısıyla karşılaşıyor ve bu karşılaşmanın getirisi olarak epeyce ilginç bilgiler, insanların neler başarabileceği bir gün ve aslında bilinmeyenlerin bilinenden çok daha fazla olduğunu görüyor. Ayrıca yaptığı araştırmalara dayanarak aslında bilinen, kabul edilen uygarlıkların en temelini Mu adasında yaşayanların oluşturduğunu bir teori olarak önümüze getiriyor. Bu düşüncesi bilim tarihinde bir karşılığı olmayıp teori olsa da yaptığı araştırmalar ve bulduğu sonuçlar insanın direkt olarak kesip atacağı bir konu olamıyor. Çünkü her ne kadar teori olsa da yazar bu savını kitapta bolca yer verdiği çizimlerle de destekliyor. Insanlığın var olduğu bilindiği andan beri Yaptığı tüm çalışmalar, bıraktığı eserler ve bulunan bütün bilgiler aslında teorinin belki de bir gün gerçekleşebileceğini de gösteriyor. Okuması Farklı olan bir kitaptı. Incelemeler Araştırmalar ve bolca eski uygarlıklara dair Çizimlerin olduğu gayet akıcı okurken insanın merak duygusunu cezbeden bir eser olmuştur. Türü sevenleri Kesinlikle tavsiye ederim Şu an sadece bildiğimiz başlangıçlar hakkında konuşuyoruz. Peki ya bilmediklerimiz Kayıp Kıta Mu
Kayıp Kıta MuJames Churchward · Puslu Yayıncılık · 20191,084 okunma
Yürek Kocamaz, Ağzınızın Tadı Bozulmasın!
10/10
·248 syf.··
2026 3. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 18 Ocak 2026 08:00
Ben bir kitabı elime aldığımda okumaya başlamadan önce küçük bir ritüelim vardır. Önce sayfa sayısına bakarım, sonra varsa önsözü okurum. Kitabı okurken de arada gayriihtiyari kaçıncı sayfada olduğuma bakarım. Ama Altı Harfli Bir Tatlı’da bir noktadan sonra bunun hiçbir önemi kalmadı. Kitap beni aldı götürdü. Şermin Yaşar’ın bu kadar basit cümlelerle, bu kadar yalın bir anlatımla insana böylesine dokunabilmesi bence gerçekten büyük başarı. Kitapta büyük laflar, karmaşık anlatımlar, gösterişli cümleler yok. Ama tam da bu sadelik yüzünden bazı yerler insanın içine daha doğrudan işliyor. Okurken birkaç kez içimden “aaay, kıyamam” dediğimi fark ettim. Çünkü karakterlere dışarıdan bakmıyorsunuz, ister istemez onların kırgınlığının, yalnızlığının, bekleyişinin içine giriyorsunuz. Evet, bazı okurlara yer yer fazla acıklı gelebilir. Bunu anlayabilirim. Ama bana kalırsa bu kitap acı çektirmek için değil, unuttuğumuz bazı duyguları hatırlatmak için yazılmış. Özellikle yaşlılık, aile, ihmal edilmek, görülmemek ve insanın sevdiklerinden küçük de olsa bir ilgi beklemesi çok sade ama etkili bir şekilde anlatılmış. Kitabı bitirdikten sonra insan ister istemez kendi çevresindeki insanlara başka türlü bakıyor. En azından bende öyle oldu. “Nasıl olsa yanımda”, “nasıl olsa biliyor”, “sonra ararım”, “bir ara giderim” dediğimiz insanların aslında beklediğini, kırıldığını, özlediğini daha fazla düşünüyorsunuz. Bence bu kitabın en temel cümlesi şu olabilir: Henüz sevdikleriniz hayattayken onlara “seni seviyorum” deyin. Çünkü bazı şeyler geç kalınca sadece hatıra oluyor..”hatıra” bile olmuyor belki.. “İnsan en çok da unutulduğunu hissettiğinde kırılır.”
Altı Harfli Bir TatlıŞermin Yaşar · Doğan Kitap · 202513,9bin okunma
9/10
·155 syf.··
2026 21. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 07:21
Bu kitap tek kelimeyle tokat gibi. Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarındaki tecrübesini psikolojiyle birleştirip "insan neden yaşar?" sorusunu cevaplıyor. Frankl, açlık, soğuk, ölüm tehdidi altında bile bazı insanların "dayanabildiğini" anlatıyor. En ilginci şu: Fiziksel koşulları en kötü olanlar değil, "yaşamak için bir sebebi olmayanlar" ilk pes edenler oluyor. Bir mahkum "Şubat'ta çıkacağım" diye hayal kuruyor. Şubat gelip geçince çöküyor ve ölüyor. Umut = anlam. Kamp bile olsa "son özgürlük" elinden alınamaz: Olanlara karşı tavrını seçme özgürlüğü. Gardiyanlar vücudunu kontrol edebilir ama zihnini asla. Acının kendisi değil, "neden çekiyorum" sorusuna cevap bulamamak insanı yıkar. Amaç varsa acı bile katlanılır hale gelir. Frankl diyor ki: "İnsanı asıl güdüleyen şey anlam arayışıdır." Bitirince masum şikayetlerin bile anlamsız geliyor. En çok aklımda kalan cümle: "İnsandan her şey alınabilir, bir tek şey hariç: Son özgürlük. Yani, belirli koşullar altında belirli bir tavrı seçme özgürlüğü."
1000Kitap
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,4bin okunma