Ne olur ne olmaz diye, doğduğunda babana, varsa erkek kardeşlerine, hatta amcalarına, dayılarına, sonra da ilk fırsatta baş göz edilip kocana teslim ediliyorsun. “Bir an evvel evlen de yerini bil" diyorlar sana. "Ne yani yıllarca yersiz miydim ben, doğduğum bu ev benim neyimdi?” diye düşünmeye başlıyorsun.
Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. Ev sahibini değiştire değiştire, kendileri de şekil değiştirirler.
Yüreğinde bana karşı sevgi varsa, içelim. Eski, mutlu günlerimizi anarak, mutluluk, sevgi dileyerek içelim. Kalbinde benim için ateş yanıyorsa doldurayım kadehini…!
Kapitalizm bir zamanlar fiyatı olmayan şeyleri fiyatlandırmaya dair amansız bir girişim olarak başlamıştı: ortak araziler, insan eme ği, bir zamanlar ailelerin kendi tüketimleri için ürettiği ekmek ve ev yapımı şaraptan yün kazaklara, çeşit çeşit alete değin tüm şeyler. İn sanların paylaşıp keyif aldığı fakat fiyatı olmayan, bizim için sadece içkin ya da "deneyim değeri" açısından önemli ne varsa -büyük.an nenin el yapımı masa örtüsü, güzel bir günbatımı ya da insanı alıp götüren bir şarkı gibi- kapitalizm onu metalaştırmanın bir yolunu buldu: Deneyim değerini değişim değerine tabi kıldı.
Mesela ben avcıydım, mağaraya yaklaşmıyoruz, uzman çavuş, "mayın at oraya" diyor. Ben de atıyorum. İçerde ne olduğunu bilmiyoruz. Bazen boş çıkıyor, bazen silah çıkıyor ama yanmış oluyor. Köy aramaları olmuyordu, insan yok. İnsan varsa, o köy boşaltılıyor, yakılıyor. Cami bile yaktık. Eruh'un arkasında bir köy, ismini unuttum. Orada 30-35 tane ev vardı. İnsanları evlerden çıkarttık. Genellikle oranın korumasını alıyoruz, kuşatıyoruz. Üst rütbeli, köylülere "köyü boşaltacaksınız" diyor. İki-üç timle beraber köyün içerisine giriliyor, insanlar dışarı çıkarılıyor, arama yapılıyor. Adamlar, kadınlar, çocuklar ayrılıyor. Erkeklere, "burada durmayacaksınız, PKK'yı destekliyorsunuz, onlara yiyecek veriyorsunuz" deniyor. İnsanları şehre sürüyorlar, Siirt'e gidiyorlar..
“ ‘Hayât-ı âile’ isminde bir ma’îşet var;
Sa’âdet ancak odur... dense hangimiz anlar?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhat!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar, seni kat kat bu hâleler sarsa;
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?
Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun;
Anan, baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn.
Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer,
Fezâ kadar sana vâsi’ gelir bu dar çenber.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve…”