•Merhaba arkadaşlar, uzun zamandır merak ettiğim ve dört ciltten oluşan Şamanlar ve Cadılar serisinin ilk kitabını nihayet bitirdim. Açıkçası bu kadar derin, çarpıcı ve düşündürücü bir okuma yapacağımı tahmin etmiyordum. Sayfalar ilerledikçe yalnızca bilgi edinmedim, insanlığın bilinmeyene dair korkuları ve inanç dünyasının ürkütücü ve gizli kalmış taraflarıyla da yüzleşmiş oldum. •Kitap, akademik bir kaynak olmanın ötesinde, kadim inançlara açılan çok katmanlı bir kapı gibi. Evliya Çelebi’nin seyahatlerinde aktardığı gizemli anlatılar özellikle dikkat çekiyor. Onun yolculuklarında karşılaştığı büyüyle iç içe geçmiş hikâyeler, dönemin halk inanışlarını anlamamız açısından oldukça zengin bir zemin sunuyor ayrıca şaman, büyücü ve cadı figürleri arasındaki ayrımları daha görünür bir hale getirmiş bazen koruyucu, bazen tehdit olarak algılandığı, toplumların bakış açısıyla birlikte ele almış. •Carlo Ginzburg’un çalışmaları da kitabın düşünsel omurgasını güçlendiriyor. Cadılık inançlarını yalnızca Batı’ya özgü bir olgu olarak değil, Avrasya’nın geniş kültürel coğrafyasında ortak motiflerle ele alması oldukça etkileyici. Farklı toplumların benzer semboller üretmesi, ortak bir geçmişe sahip olmaları şaşırtıcı bir detay olarak karşımıza çıkıyor. •Kitapta yer alan cadıların kökeni ve nitelikleri bölümü ise beni en çok etkileyen kısım oldu. Adem ile Havva anlatısı üzerinden ilerleyen bölümde, gizlenen çocuklar ve görünmez varlıklar üzerinden cadı inancının kökenine dair anlatılar yer alıyor. Bu kısım beni hem şaşırttı hem de derin düşüncelere sürükledi. İnançların ve korkuların zamanla nasıl mitlere dönüştüğünü görmek gerçekten çarpıcıydı. Hırvatistan’da doğumla ilgili inanışlar da bir o kadar sarsıcıydı. Şeytanla ilişkilendirilen doğum ritüelleri, ölü kabul edilen bebekler ve
Alıntı
Bekle Beni..
"Zülfü Livaneli'nin 'Bekle Beni' kitabını nihayet bitirdim. Açıkçası, yazarın önceki eserlerine duyduğum hayranlıkla başladım ama maalesef beklentimi tam olarak karşılayamadı. Konu olarak klasik ve tanıdıktı. Livaneli'den daha farklı bir hikâye örgüsü veya yepyeni bir bakış açısı bekliyordum. Kitabı okuyup bitirdim, evet; ancak Vay be!' dedirten o şaşırtıcı, o derin etkiyi yaratamadı. Yine de Livaneli kalemi tabii ki var, ama bu sefer o meşhur Livaneli büyüsü bana dokunmadı."
Sayfa 192·Kitabı okudu
Reklam
Kaptan Şiiri
1. eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum geceyarısını yaşamaktan yorgunum ayazın avucunda unutmuştun ellerini önünden geçtiğim halde beni tanımadın ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım şiirlerim külrengi kumrular gibi uçuyorlar bakır çalığı göklere katiyyen tahammülüm yok hele paris’in gökleri aklımı başımdan alıyor bana seni senden evvelki poitiers’li kızı hatırlatıyor ayazın avucunda unutmuştun ellerini karanlığın arkasında kıvılcım gözlü orospular gölgelerine yaslanmış evliya gibi bekliyorlar ışıklar kırmızı yandığı zaman duracaksın ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım soğuk gözlerinde buğulanmıştı ölsen tanıyamazdın hâttâ ricardo bile hani vatansız ricardo burnumun dibinden geçti geçen gün beni tanıyamadı oysa au vieux châtelet’de akşam sabah beraberdik üçümüz viyana kahvesi ve sıcak rom içerdik üstelik o krapfen severdi güzel olurmuş rivayet neden ve nasıl sevdiğini anlayamadım gitti
Sayfa 42 - Bilgi·Kitabı okudu
Yazıhane "Hizmetinde Ferhat Gibi Dağları Delerim!" Padişah bir gün Kâğıthane taraflarında ava çıkar; dereleri, bayırları dolaşırken çayırlık çimenlik öyle yerler görür ki eski birtakım su yolları, bentler harap olmuştur. Kaynakları kaybolmuş, bazı dereler de başıboş akıp gitmektedir... O anda, bu suları toplayıp İstanbul’a getirtmeyi düşünür... Saraya döndüğünde devlet erkânını çağırarak İstanbul’un su işini konuşurlar... Binbirdirek, Yerebatan ve Çukurbostan sarnıçları şahittir ki eskiden, buralarda toplanan yağmur sularıyla ihtiyaç karşılanırmış. Sonra su kemerleri yapılarak şehre sular getirilmiş. Fakat zamanla su yolları bozulup o sular kaybolmuş. Sultan Süleyman: “Her sanatın üstadı vardır, bu işi mimar ile konuşmak lâzımdır.” buyurmuş. Bana emir verildi, gittim, o vadileri adım adım, karış karış dolaştım. Ölçümler için su terazileri kurdum, bütün eski su yollarını, bentlerini tetkik ettim. Bazı derelere geçici tahta bentler yapıp suyunu ölçtüm ve nihayet padişaha mütalâamı yazıp verdim: “Saadetli padişahım, bu vadilerin suyu da su yolları da hazırdır. Şu kadar lüle suyun şehre akıtılması için bir emriniz kâfidir.” (Lüle; suyun miktarını, akışının kalınlığına göre göstermek için kullanılan ölçüydü. 4 adet kamış kalınlığındaki boruya, 1 lüle denirdi.) Beni çağırttılar: “Bu suların gelmesi ne yolla mümkün olur?” buyurdular. “Padişahım, dedim, iki yolu vardır. Biri, parasız angarya usulüdür, bendelerinizin haddi hesabı yoktur, her biri hizmetinize can verirler. Diğeri hazine ile olur. Su akmadan, suyun yolunda para akar...” “Evvelki tedbirin bize faydası yoktur, el hayrıdır, ikincisi daha uygundur, kendi malımızdan verelim. Ücretle getireceğin amelenin, ırgadın ve ustanın haklarını ödeyelim, kimsenin zerre miktarı hatırı rencide olmasın!” dedi. Sonradan Mısır
Said Nursi'nin medrese hayatı
Ciddi bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dahilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi'nin medresesine gitti fakat fazla duramadı. Hâle-i fitriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hatta amirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs'a döndü. Nurs'da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis Karyesine, sonra Hizan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu.(Tarihçe-i Hayat 31) Yaz olması dolayısıyle, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylasına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Täği Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, Küçük Said'e: - Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış. Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyle, hocasına şu yolda cevap verir: - Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesim bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin'e gelir.(Tarihçe-i Hayat 32) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gayda kasabasına gelir. Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed'in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine: "Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım." der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır. (İçtimai reçeteler l, 9.) Pederinden izin alarak, tahsil
Sayfa 28 - Süleymaniye vakfı·Kitabı okudu
Kitabı nihayet bitirdim
Dünya kötü bir durumdadır ve her birimiz elimizden gelenin en iyisini yapmazsak daha da kötüsü olacaktır. Bu yüzden de uyanık olalım. İki şekilde uyanık olalım: Auschwitz'ten beridir insanın neler yapabileceğini biliyoruz. Hiroşima'dan bu yana ise neyin tehlikede olduğunu. .
Sayfa 155·Kitabı okudu
İnsan
Reklam
Reklam