Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabı, yaratıcı yazarlığı “nasıl yazılır?” formatında öğreten klasik bir kılavuzdan çok, yazının doğasını ve kurmacanın nasıl çalıştığını sorgulayan bir metin. Yazar burada okura hazır formüller sunmak yerine, hikâyenin nasıl kurulduğunu, neden inandırıcı olduğunu ve okurla metin arasındaki görünmez ilişkiyi anlamaya davet ediyor.
Kitap, özellikle edebiyatın “büyüsünü bozarak” arka planını gösterme fikri üzerine kurulu. Yani bir hikâyeyi okurken hissettiğimiz etkiyi oluşturan teknikleri, yapı taşlarını ve anlatı stratejilerini görünür hale getiriyor. Bu yönüyle hem yazmaya ilgi duyanlar hem de okuduğunu daha derin anlamak isteyenler için düşündürücü bir kaynak.
Ancak kitap, tamamen pratik odaklı bir rehber değil. Daha çok teorik ve denemeye yakın bir anlatımı var. Bu yüzden yeni başlayan biri için zaman zaman ağır veya soyut gelebilir. Buna karşılık yazı üzerine düşünen, metin çözümlemeyi seven okurlar için oldukça besleyici.
Sonuç olarak Büyübozumu, yazarlığa teknik bir yol haritası çizmekten çok, okura “yazı nasıl çalışır?” sorusunu sorduran bir kitap. Yazmaya sadece başlamak değil, yazıyı anlamak isteyenler için güçlü bir referans.
Mariana Zapata'nın kitaplarını genellikle yavaş ilerleyen ilişkileri, karakterlerin zamanla birbirine yaklaşması ve duyguların sindire sindire işlenmesi nedeniyle severim. Bu yüzden Sevgili Aaron'a başlarken beklentim oldukça yüksekti. Özellikle mektuplaşma ve mesajlaşma üzerinden gelişen bir ilişki fikri bana çok sıcak ve samimi gelmişti. Ancak ne yazık ki bu kitap benim için beklediğim etkiyi yaratamadı.
Kitabın ilk bölümleri tamamen Ruby ve Aaron'ın e-postalarından oluşuyor. Başlangıçta bu format ilgimi çekse de zaman ilerledikçe beni yormaya başladı. Birbirlerini tanımak için sürekli soru soruyor, ardından farklı konulara geçerek cevap veriyorlar. Bir süre sonra hangi cevabın hangi soruya ait olduğunu takip etmekte zorlandım. Geri dönüp tekrar okumaya çalıştığım anlar oldu ama bu da okuma akışını bozdu. Neredeyse yüz sayfadan fazla süren bu e-posta trafiği, beni hikâyenin içine çekmek yerine dışarıda bıraktı.
Mesajlaşma dönemine geçildiğinde biraz rahatladım. İkilinin birbirleriyle kurduğu dostluk, yaptıkları şakalar ve zor zamanlarında birbirlerine destek olmaları hoşuma gitti. Ancak kitabın yarısına kadar yalnızca yazışmaları okuduğumuz için karakterlerin iç dünyalarına giremedim. Özellikle hikâye Ruby'nin ağzından anlatılıyor olmasına rağmen onun duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı değişimleri yeterince hissedemedim. Bir karakterin ne söylediğini okumak başka, ne hissettiğini anlamak bambaşka bir şey. Ben o bağı kuramadım.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Ruby'nin anlatımı daha fazla yer kaplamaya başlıyor ama bu kez de sanki hikâyenin ortasından başlamışım hissine kapıldım. Ruby'yi tanımaya çalışırken karakterin zaman zaman kendi anlattığı kişiliğiyle çelişen davranışlar sergilediğini düşündüm. Aaron ise benim için neredeyse tamamen bir gizem olarak kaldı.
Sevgili AaronMariana Zapata · Nemesis Kitap · 2021604 okunma
Malevil: Dünyanın Sonundan Çok İnsanlığın Yeniden Başlangıcı
Bazı kitaplar vardır; onları bitirdiğinizde hikâyeyi değil, fikirleri düşünmeye devam edersiniz. Robert Merle’nin Malevil romanı benim için tam olarak böyle bir kitap . İlk bakışta sıradan bir kıyamet sonrası romanı gibi anlaşılıyor. Nükleer bir felaket yaşanır, dünya yıkılır ve hayatta kalan insanlar yaşam mücadelesi verir. Ancak kitabı okudukça anlıyorsunuz ki Merle’nin asıl derdi dünyanın nasıl yok olduğu değil, insanlığın sıfırdan nasıl yeniden ayağa kalkacağı.
Romanın en etkileyici yanı, medeniyet dediğimiz şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi. Bugün hayatımızın vazgeçilmez parçaları olan devlet, hukuk, elektrik, iletişim ve ulaşım ağları birkaç dakika içinde ortadan kalkıyor. Geriye ise yalnızca insan kalıyor. İşte asıl soru burada başlıyor: İnsan, elindeki tüm teknolojik ve kurumsal araçlar yok olduğunda nasıl bir toplum kurar?
Malevil’de hayatta kalan insanlar yalnızca yiyecek bulmaya çalışmıyor. Aynı zamanda yeni bir düzen kurmaya çalışıyorlar. Bu nedenle roman bana bir macera hikâyesinden çok bir siyaset ve toplum felsefesi denemesi gibi geldi. Robert Merle, karakterleri üzerinden farklı yönetim biçimlerini, liderliği ve iktidarın kaynaklarını sorguluyor.
Romanın merkezindeki Emmanuel Comte karakteri özellikle dikkat çekici. Günümüz popüler kültüründeki kıyamet sonrası kahramanlar gibi kaba kuvvetle öne çıkan biri değil. İnsanları ikna edebilen, güven veren ve ortak amaç etrafında toplayabilen bir lider. Onun karşısında ise dini kullanarak korku üzerinden otorite kuran Fulbert bulunuyor. Aslında romanın gerçek çatışması da burada yatıyor. Bir tarafta iş birliği ve rıza üzerine kurulu bir toplum modeli, diğer tarafta korku ve dogma üzerine inşa edilmiş bir düzen.
Malevil’i benim
Bu yazardan ilk defa kitap okuyorum. Gerilim kitapları severim ve bence bu kitabın gerilim dozu 3.8/5. Yazım dilini bilmediğim bir yazardı ama kesinlikle çok akıcı bir kitaptı. Başka kitaplarına mutlaka bakacağım. Sonlara doğru gerilimin dozu arttı ve ters köşesini sevdim.
BURADAN SONRA SPOİL İÇERİR!!!
Kitabın başlarında açıkçası Tricia'nın büyük bir sırrı olduğunu düşünüyordum. İlk başta konunun onunla alakalı olduğunu düşündüm ancak yazar eşine hamilelik haberini vermekten çekinen imajı çizince ve dinlediği kasetlerdeki EJ'den dolayı ben Tricia'yı tamamen elemiştim okurken ve EJ'i eşi Ethan sandım neden E harfi çünkü ama bazı noktalarda aklım Tricia bu kadar olamaz diyordum ama kesinlikle bunu beklemedim. Ve sonlara doğru doktorun EJ'i öldürmesi beni şok etti. Doktordan kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum. Ben açıkçası EJ'in doktoru öldürmesini bekliyordum ve evdeki yaşayan kişiyi de EJ sanmıştım.
Sonunu da artık okuyana bırakayım.
Sonuç olarak sonu beni şaşırttı ve tatmin etti. Gece üç küsürde kitabı okursanız gerilim oranı daha da artıyor. Denendi ve onaylandı. Başarılı bir kitaptı bence.
Dava, belli bir olay örgüsü barındırmamasına rağmen Kafka'nın modern dünyayı, otoriteyi ve insanın varoluşsal suçluluğunu sorguladığı/sorgulattığı bir başyapıt. İncelemem biraz uzun olabilir çünkü yoğun bir içerikle ilgili yazıyorum.
Kitabın arka kapağında bu eserin distopik bir evrendeki hukuk sistemini anlattığı yazıyordu. Kitabı okudukça, aslında son derece realitenin içinden geçen bir roman olduğunu fark ettim.
Kitap, Kafka'nın âdeti olduğu üzere "bir sabah aniden" gelişen bir olayla başlar. İki memur, karakterimiz Josef K.nın evine gelirler ve ona artık "tutuklu" olduğunu söylerler. Fakat K., suçunun ne olduğunu asla öğrenemez. Neyle suçlandığını, ne yapması gerektiğini hiç bilmeden bir girdabın içine çekilir. Burada garip olan şudur ki, Josef K. tutukludur ancak yine günlük yaşamına devam etmesine izin verilir yani görünürde bir değişiklik yoktur. İşe gider, evine döner, hayatını temelli değiştiren bir unsur değildir tutukluluğu. Fakat tüm sayfalarda görünmez bir otoritenin gücü dolaşmaya devam eder. Düşünün ki suç yok, suçluluk hissi var. Hangi suçtan yargılandığını K. başta olmak üzere kimsenin bilmediği, sürecin nasıl işleneceği konusunda herkesin bir fikir sahibi olduğu fakat kimsenin hiçbir şeyi düzgünce bilmediği bir ortamda, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan ve bu düzlemde kendisine yabancılaşan karakterimize bizler de eşlik ediyoruz.
Kitap ilerledikçe bizler asla bu hukuk sistemi içerisinde 'tam bir aklanma'nın da mümkün olmadığını öğreniyoruz. Yani kişi ne kadar suçsuz olursa olsun, dava bir kere başladı mı artık paçasını asla tamamen kurtaramayacaktır. Kendini kurtarmak için uğraştıkça hukuk sistemine köle olacak, uğraşmadığı takdirde de ezilip gidecektir.
En kötü sonuç bile belirsizlikten iyidir diyen bir yazar vardı, bu söz örgüde çok sık geldi
Bugün masamda; öyle alelade bir tarih kitabı değil, zihnimi adeta tersyüz eden "Niçin Tarih?" var.
Bu kitabın bana kattığı en büyük değer ne biliyor musunuz? Geçmişi kuru, ruhsuz bir kronolojiden ibaret görmeyi bıraktım. Bugünü inşa eden o derin felsefi zemini fark ettim. Kitap bana tarihin sadece "ne olduğuyla" değil; o arkadaki mutfakla, yani "nasıl ve niçin yazıldığıyla" ilgilenen muazzam bir perspektif kazandırdı. Donald Bloxam, bildiğimiz o sığ ve didaktik kalıpları tamamen yıkmış.
Mesela sayfaları çevirirken öyle anlar oldu ki, kendimi antik çağın babası Herodot’un hemen yanı başında, sonra birden Orta Çağ’ın o dinsel tefsirlerinin arasında buldum. Oradan hop 20. yüzyılın çok katmanlı kültür tarihine zıpladık. Düşünsenize, yüzyıllar değişiyor, yöntemler ve felsefeler kökten sarsılıyor ama insanoğlunun o geçmişle bağ kurma, onu gerekçelendirme çabası hiç değişmiyor. İşte o kopmaz bağı tarihsel örneklerle öyle canlı görüyorsunuz ki içiniz ürperiyor.
Benim için "Niçin Tarih?", akademi dünyasının o soğuk koridorlarına sıkışıp kalmış bir metin asla değil. Tam aksine; tarihle, felsefeyle ve insanlığın o bitmek bilmeyen hafıza oluşturma çabasıyla dertlenen herkese hitap ediyor. Geçmişin tozlu sayfalarında kaybolalım diye değil; o sayfalardan bugüne, tam da şu an yaşadığımız ana güçlü bir fener tutalım diye yazılmış. Bugünü gerçekten anlamlandırmak istiyorsak, bu esere kitaplıkta mutlaka yer açmalıyız.
Hani sonuç olarak bu kitabı kimler okusun derseniz; tarihe sadece ezberlenecek kuru rakamlar gözüyle bakmayan, o tozlu sayfaların arkasındaki felsefeyi merak eden herkes okusun derim. Özellikle bugünün karmaşasını geçmişin o kopmaz bağlarıyla çözmek isteyenler bu eseri mutlaka kitaplığına dahil etmeli.
Niçin Tarih ?Donald Bloxham · Yeditepe Yayınevi · 20260 okunma