Hamnet’i okurken insan kendini sadece bir okur gibi hissetmiyor. Yazarın kurduğu atmosfer o kadar güçlü, detaylar o kadar canlı ki, yer yer kendinizi Agnes’ın yanında, Judith’in başucunda beklerken buluyorsunuz. O veba bulutu kasabanın üzerine çöktüğünde, odadaki o ağır ve çaresiz havayı soluyor; iki çocuktan hangisinin öleceğini bilemeyen bir annenin göğsündeki o sıkışmayı kendi kalbinizde hissediyorsunuz. Kitabın en büyük başarısı da tam olarak burada yatıyor: Sizi mesafeli bir gözlemci yapmıyor, acının tam ortasına bizzat bırakıyor. Yaşanan evlat acısı, sayfaların arasından sızıp okurun ruhuna dokunan, yer yer nefes kesen derin bir sızıya dönüşüyor.
Romanın kalbi şüphesiz Agnes. Doğayı, bitkileri, insanların ruhundaki gizli kıvrımları sezen bu sıra dışı kadın, hayatı boyunca her şeye şifa bulabilirken ölüm karşısında çaresiz kalmanın en ağır kırılmasını yaşıyor. O’Farrell, Agnes’ın yasını o kadar çıplak ve dürüst anlatıyor ki, bir annenin çocuğunun kıyafetlerine sarılışını, onun yokluğuyla her gün yeniden yıkılışını okurken duyulan o derin acı, evrensel bir insanlık trajedisine dönüşüyor. Londra’da bir tiyatro sahnesinde yankılanan o deha, kasabadaki bu sessiz ve devasa yasın yanında adeta küçülüyor.
Kitabın son bölümlerine doğru ilerledikçe okur olarak hissettiğimiz o ağır hüzün, Londra’daki The Globe Tiyatrosu’nun ahşap zemininde muazzam bir katarsise (arınmaya) ulaşıyor. Agnes ile birlikte sahne kenarına tutunup oyunu izlerken, edebiyat tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan Hamlet’in aslında ne için yazıldığını keşfediyoruz.
O’Farrell’ın paylaştığı o muhteşem final sahnelerinde anlıyoruz ki; ortada ne bir saygısızlık var ne de hatırayı kirletme çabası. Karşımızdaki şey, suçluluk duygusuyla ve evlat sevgisiyle kavrulan bir babanın, sanat aracılığıyla