İslâm tebliğinin anlamı, zorla el konulmuş ilâhi otoriteyi alıp tekrar Allah'a iade etmektir. İnsanları kendi uydurdukları ve adına hukuk dedikleri bir takım prensiplerle idare ederek onları kul, kendilerini ise Rab mevkiine oturtan, Allah'ın yetkilerini gasp edenleri alaşağı etmektir. Allah'ın otoritesini tesis ile kökleştirmek için insan hegemonyasını yeryüzünden silmektir. Kur'ân-ı Kerim bunu şu şekilde ifade etmektedir: "Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da o'dur. O hakimdir, her şeyi bilendir." (zuhruf 84)
İslâm'ın vazifesi, insanların yalnızca akide ve pratiklerini değiştirmekle sınırlı değildir. O, aynı zamanda onların düşünce yöntemlerini, teoride ve pratikte takınacakları tavırları değiştirmeyi de vazife edinmiştir. Zira o, dar görüşlü, insan aklının ürünü biçare yöntemlerle esasta ayrılan ve zıt düşen ilâhi bir yöntemdir.
Bugün biz de İslâm'dan evvelki cahiliye in aynısı, hatta belki de daha koyusu içinde bulunuyoruz. Etrafımızdaki şeylerin tümü cahiliye damgası taşımaktadır. İnsanların bakış açıları, inançları, yaşama biçimleri, gelenekleri, kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, kanun ve hukuk düzenleri ve hatta İslâm kültürü, İslâmi kaynaklar, İslâm düşüncesi ve felsefi saydığımız şeylerin pek çoğu bu cahiliyenin ürünüdür.
Resûlullah (sav), kalbi, aklı, şuuru, bakış açısı ve oluşumu, Kur'ân'da tezahür eden ilâhi metodun haricinde olan her çeşit etkiden arındırılmış bir nesil oluşturmayı arzuluyordu.
Bu cahiliye döneminin dayandığı temel esas, Allah'ın yeryüzündeki hâkimiyetine, ulûhiyetin en belirgin vasfı olan ilâhi otoriteye el koymaktır. Söz konusu cahiliye düzeni, hakimiyeti -Allah'tan alıp- insanlara vererek, onları bir birilerinin Rabbi konumuna getirmektir.