Uçurtma Avcısı: Bir Coğrafyanın ve Kusurlu Çocukluğun Ağır Yükü
Uzun zaman önce okumuştum, zihnimde hep bir yerde açık akıntıları, duyguları var.
Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı eseri, sadece bir ülkenin yıkımını değil, bir coğrafyanın trajedisini çocukluğun masumiyeti ve o masumiyetin kaybı üzerinden yüzümüze çarpan en güçlü yapıtlardan biridir. Kitap, edebiyat dünyasında çocukluk travmalarını ele alan diğer başyapıtlarla akrabalık taşır; Şeker Portakalı’nda Zeze’nin erken yaşta tanıştığı o saf acı ve hayal kırıklığı, burada Emir ve Hasan’ın hikayesiyle Afganistan’ın kırılma noktalarına taşınır. Hatta bu yönüyle, Türkiye’deki Suskunlar dizisinde ya da toplumsal bir yara olan "sürüklenen çocuklar" gerçeğinde gördüğümüz, ebeveyn yoksulluğunun ve çaresizliğinin ortasında çocukların yaşamak zorunda kaldığı ağır trajedilerle doğrudan bağ kurar. Coğrafyalar değişse de, sistemin ve güç dengelerinin altında ezilen çocukların çıkardığı ses hep aynıdır.
Ancak Uçurtma Avcısı’nı diğer çocuk kahraman hikayelerinden ve geleneksel mağduriyet anlatılarından ayıran çok keskin, sarsıcı bir çizgi vardır: Kusursuz olmayan kahramanlar ve ömür boyu süren bir kefaret arayışı.
Zeze ya da Suskunlar’ın çocukları, genellikle maruz kaldıkları sistemik veya bireysel kötülüğün tamamen masum, seçeneksiz kurbanlarıdır. Okuyucu olarak onlarla kurduğumuz bağ, saf bir empati ve adalet arayışı üzerinedir. Uçurtma Avcısı ise bizi çok daha tekinsiz bir odaya sokar; Emir üzerinden insan doğasının o karanlık, korkak, kıskanç ve bencil yönüyle bizi yüzleştirir. Emir, Hasan’ın uğradığı o korkunç haksızlığa sadece tanık olmakla kalmaz; kendi statüsünü, babasının gözündeki yerini korumak adına bu haksızlığa sessiz kalmayı seçer. Bu yönüyle kitap, sadece bir çocuğun uğradığı zulmü değil; o zulme göz yuman