vicdan görevi
Efendiler! Hamdullah Suphi Bey’den sormak istiyorum, hangi geçmişten ve hangi günden bahsediyorlar? Biz bu hareketlerle uğraşırken Hamdullah Suphi Beyefendi İstanbul’da oturuyordu. Neden buraya gelip de bugünkü gibi davranmak istemiyordu?  Hamdullah Suphi Bey: İstanbul’da görevim vardı. Mustafa Kemal Paşa: İstanbul’da görevi vardı, filan yerde görevi vardı. Tüm görevlerin üstünde bizim de bir vicdan görevimiz vardı. O da, herkesin sudan bahanelerle görev yaptığı sırada hayatımızı, varlığımızı bu milletin sinesine sokarak, onlarla birlikte düşman karşısında mücadele etmek olmuştur.
Sömürü
Millet eskiden beri Müslüman olduğu, hem pratikte, hem de teoride kendisini tatmin edici bir idare ve idareci sınıfı bulamadığı için (çaresizlikten) tekrar dine sarılıyor. Örneğin; 3 Kasım 2002'de Türkiye'de yapılan milletvekili genel seçimlerinde dinci bir parti ezici bir çoğunlukla meclise girip iktidarı ele geçirdi. Peki bu dinci parti sanki her alanda alternatif bir proje hazırlayıp halka sundu da ondan mı halk kendisini birinci yaptı ! Onları birinci yapan, sadece ve sadece din faktörüdür, din sömürüsüdür. Sormak !azım: Acaba dinin propagandasını yapan hocalar olsun, "Siyasal İslam"ı iktidara getirmek isteyen partiler olsun, demokrasiyle yönetilen Avrupa'nın herhangi bir ülkesinde seçime girip ora halkına bu masalları anlatsalar kimse onları dinler mi? ... Burada vurgulamak istediğim, dinin toplum üzerindeki kapsamlı etkisidir. Arkadaşlarım bazen; "Nasıl olsa zaman içinde din masalları bilime ve teknolojiye yenik düşecek; sen boşuna bu riskli işi yapmış oluyorsun. Bir de din inancı, bir nevi asayiş görevi yapıyor, toplumda düzeni sağlama konusunda yardımcı oluyor. Hele fakir fukara için psikolojik açıdan moral kaynağıdır. Eğer bu inanç da yok olursa o zaman her yönüyle toplumda tahribat meydana gelir ... " gibi sözlerle, dinin kalması daha iyidir tezini destekler mahiyette ifadeler sarf ederler. Bu söylem kesinlikle yanlıştır. Bir kere işi sadece zamana bırakmak, gafletten başka bir şey değildir. Bir de ağrı kesici mahiyetinde eğer dinle fakir fukara uyutulursa, onların kalp, göz, böbrekleri ... de gider, haberleri bile olmaz. Elbetteki bunları mecazi anlamda söylüyorum; demek istediğim hep sömürüye mahkum olurlar. Boş olan, aslı esası olmayan şeylerle niye fakir fukarayı oyalayalım ki? Bu dünyada onların yaşama hakları yok mu? Ayrıca eğer dinin toplumda huzuru
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Soyan Soyduğu Müddetçe Seliği Akarak Haz Duyar Soyulan Değil
§ Talan eden haz duyar, soyulan soyulduğundan hiçbir zaman memnun değildir. Soyan da ahlak ve vicdan olmadığı için soyulanları halinden memnun olanlar olarak bilinçli gösterirler. Soyan azgın ve samimiyetsiz soyguncular soymaya devam ettikleri müddetçe bu durumdan haz duyarlar. Soyulanların soyulmaktan haz aldığı bir tefeci yalanıdır. Yirmi yıla yakın bankada çalışır iken karşılıklı bu duyguyu bizzat gözlemledim. Soyduktan sonra ağzının seliği akan* tefecileri gördükten sonra bunu dile getirmeyi varlık bilinci görevi bildim. § *Seliği Akmak: Ağzının suyu akmak anlamında kullanılır. Doyumsuz nefsin iştahını da ifade eder.
Hayata Dair
İrticayı 1999 yılında öngören Prof. Dr. Cahit Tanyol
İmam Hatip Okullarının amacı din adamı yetiştirmektir. Fakat bu okullar fırsatlardan yararlanarak eski medreselerin hortlatılmasına zemin hazırlamıştır. RP'nin yer almış olduğu koalisyon döneminde meslek okullarına üniversiteye girme hakkı tanındı. Refah Partisinin bu kanunu çıkarmaktaki ama­cı İmam Hatip çıkışlıların devletin köşe başlarını tutmasını sağlamaktı. Bütün çabalarına rağmen yanız Harbiye'ye gire­mediler. Biraz mırıldandılar, pabuç pahalı geldi. Öğretim hakkı dediler. Devletin diğer örgütlerine sızmak suretiyel su­başlarına kendi adamlarını yerleştirdiler. Bir de görüldü ki, mülki idare başta olmak üzere, devlet mekanizmasının bütün köşe bucakları imam Hatip kökenlilerle doldurulmuş. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu onların eline geçmiş. **Üniversitelerin her dalında molla kılıklı öğretim üyelerinin sa­yısı çoğalmış, liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri itelene­rek kapı önüne atılmış. Onların yerine, bütün sınıflara zorun­lu din dersleri konulmuş. Her üniversitede bir İlahiyat Fakül­tesi, her ilde bir İslam enstitüsü, sayısı yüz binleri bulan kız ve erkek imam Hatip Okulları ve bir o kadar Kur'an kursları, bütçesi ve kadroları alabildiğine şişkin bir Diyanet İşleri Baş­kanlığı, sayılı milyonların çok üstünde cami ve mescit yapma seferberliği... bütün bunlar tabanda bir siyasi sömürü ağının dayanakları. Şu anda Türkiye bir irtica ve din sömürüsüne teslim olmuş durumda. Şu anda Türkiye'de her gün Mene­men olaylarına taş çıkaracak irtica suçları işlenmektedir. Her gün üniversitelerin önü, camilerin çevresi polis kordonu altın­da. Yapılan gösterilerin amacı devleti çürütmek, kanunları iş­lemez hale getirmek. Türban gibi anlamsız bir olayın, ikide bir insan hakları maskesi altında Türkiye Büyük Millet Mecli­si'ni, Anayasa Mahkemesi'ni,
İstikbal, 30 Mart 1339-1923, İlk Şehid Mebus
Bunu da mı görecektikdir: Hâkimiyyet-i milliye nâmı verdiğimiz millet saltanatına sürüyor, hürriyyeye, hâkimiyyete kavuşduk dediğimiz bir devrde, vazife-i meclisi (milletvekilliği görevi) başında serbest-i efkâr (fikir özgürlüğü) hakkını istimal eden (kullanan) milletin hürriyyet için, hürriyyet-i vicdan (vicdan hürriyeti) için çalışan bir mebusun, harc-ı milliyyeyi doğuran şark vilâyetlerinden birinin, Trabzon mebusunun, hâlis muhlis (özbeöz) bir Türk yavrusunun en canavar, en hunhar insanların bile kıyamayacağı bir şekilde ortadan kaybedildiğini de mi işidecektik? Zavallı Ali Şükrü, zavallı aziz kardeşimiz! Zulümkârlığın, hırsın kurbanı oldun. Hürriyet şehidi oldun. Arkanda üç milyonun yavruna bütün arkadaşlarını, bütün münevverlerini (seçmenlerini) yetim bıraktın. Biz, bunun için mi ilk bu masum inkılâbın içine atıldık. Ümitsiz bir halde terk edildiğimizi gördüğümüz zamanlarda, bugün hür düşünceler, hür söyleyenler, hür yazanlara karşı kalınan kesilcnlerin belki daha hiçbir meydana yokken bunun için mi, bugünkü sükûmete (uğursuzlukla) karşılaşmak için mi ortaya atıldık? İstanbul’da, sanı o daima millet hesabına çalışmak için müessese (kurulmuş) matbaadan Karakol cemiyetinin bilinçsiz millî kongrelerin neşriyatını gizli gizli tab’ ederek (basarken) milletin uzadıkça, üstünde bir heyûlâ gibi yıkılmak üzere koca bir gelen büyük tehlikelerden haberdar etmek için daima tehlikeli ve daima şerefli vazifelerden hoşlanan ruhunun ilhamâtını (ilhamlarını) en yüksek bir his-i necâbet ve fedakârlık (temiz duygu ve fedakârlık) ile yerine getirmeye uğraşırken ve nihayet İstanbul Meclisinin İngilizler tarafından basılıp sedde edilmesi (kapatılması) üzerine kendini derhal Anadolu’ya sevk ettikçe dolu gördüğün Ankara’ya atarken bir gün gelip nâmerd insanlar elinde ve en fecî bir
Sayfa 10·Kitabı okudu
Alıntı
Bir Şair Bir Kitap
Alper Gencer – Ah! sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın ** kırışır seni beklemekle geçen zaman belki hiç gelmezsin! ** yuvası zindan olan bir mahpus haykırışı: bir renksiz kanatlı kelebek olmak! neyin temrinisin ey hayat? kösnüdüğüm yağmurlar hangi otlara karşı? ** kıyam et! bağrımdan alıp da yürü sesimin şeriki olmuş bu çocuk bir çocuk bezmi elestten beri yürürlüğe konulmuş temsili bir pak. ** al işte bedenimden söküp de çıkar bulamadım nerede saklıdır o dert? ** güneş gözlerine bandı mı ışığı vakit aydınlıktır renginle o sıra ve afyonlu gülüşündür hayalimdeki... ** tozu dumana katmanın becerisinde: “yine hangi rüzgârın emrine amadesin?” ** bu gelincik bu rüzgâra fazla dayanmaz dertler giderek silahlanıyor
DERGAH