Baştan aşağı bir daha baktı kendisine aynada. Vitrin ne kadar şahane olursa olsun, pahalı elbiselerin içindeki kişi yine Necip'ti işte. Nişanlısı tarafından terk edilmiş, işinden kovulmuş, ailesinin istenmeyen ve başarısız çocuğu Necip Fazlı...
— Mesela diyorum Feritciğim... Fener yenilmiş, Galatasaray yenilmiş, bana ne? Onu demek istiyorum.
— Galatasaray yenildi, Fener yenilmedi ki!
diye benimle muhabbeti kesip barın yanındaki masada oturan terlikçi Nafi’ye dönerek, mağaza vitrininin önemi, vitrin yapmanın bir sanat olduğu ve Vakko’da vitrin dekoratörü olarak çalıştığı günlerin anılarını kapsayan, daha önce dinlediğimiz şeyleri anlatmaya koyuluyor. Nafi bir süre dinledikten sonra, sesi gayet yüksek perdeden:
— Biliyorum Ferit!
"Dışarıda gezerken, dairede çalışırken görseniz büyük adam dersiniz; laflarından, kurumundan yanına varılmaz. Ama gelin bir de buradaki odasında görün; küçücük çıkarlar için nasıl büzüldüğünü, ne basit şeylerin peşinde koştuğunu anlarsınız. İnsanların dışı vitrin, içi ise karmakarışık bir ambar."
Bilhassa sosyal medya ile her şeyin, ölümün bile bir vitrin malzemesine dönüşmesi ve benim bunları yazarak o ölümü yeniden “insanileştirme” çabam söz konusudur belki. Yazmak, bu hız çağında durup o acının ağırlığını hissetmektir. 
Vitrinlere bakıp da günlük kullanımlar için gereksiz bazı hediyelik, lüks ve sürprizli eşyanın satıldığını gördükçe, bu dünyanın yabancılığı karşısında dehşete kapılmaktan kendimi alamıyorum.