İthaki Yayınları’ndan çıkan, Ava Reid’in kaleminden “Kurt ve Ormancı” (The Wolf and the Woodsman), beni ilk sayfasından itibaren içine çeken, mitolojik dokularla örülmüş karanlık ve büyüleyici bir fantastik roman oldu. Macar ve Yahudi mitolojisinin izlerini taşıyan bu kitap, sadece bir fantastik kurgu değil; kimlik, inanç, aidiyet ve güç çatışmaları üzerinden çok katmanlı bir anlatıya dönüşüyor.
Romanın ana karakteri Évike. Pagan bir köyde yaşıyor, ama diğer kadınlar gibi büyü gücüne sahip değil. Bu yüzden dışlanmış, aşağılanmış, öteki yapılmış bir genç kadın. Üstelik babasının Yehuli (Yahudi) olması da onun “bozulmuş kan” taşıdığına dair ağır bir önyargıyı beraberinde getiriyor. Kralın istediği kan kurbanı olarak köy halkı Évike’yi feda ediyor. Yani onun hikâyesi, bir seçim değil, bir terk ediliş ve dışlanmışlıkla başlıyor. Bunu çok katmanlı ve derin bir iç sesle anlatıyor, ben anlatımı oldukça güçlü buldum.
Yolda canavarların saldırısına uğrayınca Évike, sadece tek gözü olan bir ormancıyla hayatta kalıyor. İşte burada işler değişiyor çünkü bu ormancı aslında tahttan düşmüş bir prens: Gáspár Bárány. Gáspár’ın amacı, pagan büyüsünü kendi politik çıkarları için kullanmak. Ancak Évike ile çıktığı yolculuk, her ikisinin de geçmişleriyle, travmalarıyla ve inanç sistemleriyle hesaplaşmasını zorunlu kılıyor. Kitabın kalbi bence tam da bu noktada atıyor.
Ava Reid’in anlatım tarzı oldukça karanlık, atmosferik ve derin. Évike’nin birinci ağızdan anlatımı sayesinde sadece olayları değil, onun düşüncelerini, korkularını, çelişkilerini ve içsel dönüşümünü de hissedebiliyorsunuz. Macar mitolojisinden Turul kuşu gibi sembollerle, Yahudi mistisizmi iç içe geçiyor ve romanın dünyasına çok özel bir tat katıyor. Bu anlamda sıradan bir “fantastik” kitap olmadığını özellikle