Bu kitap baştan sona bir hikâyeden çok bir hafıza çözülmesi gibi ilerliyor. Olayları takip etmekten ziyade, bir insanın kendi geçmişine bakarken nasıl parçalandığını izliyorsun. Net bir anlatıdan çok, zihnin içinden geçen kırık görüntüler var.
17 Haziran tam olarak dış dünyayı değil, insanın kendi içindeki çocukluğu, eksiklik hissini ve aile içinde kalmış yarım duyguları anlatıyor. Alex Schulman burada bir hikâye kurmaktan çok, geçmişin bugüne nasıl sızdığını gösteriyor.
Kitabın en güçlü tarafı, küçük anların çok büyük duygular taşıması. Bir fotoğraf, bir ses, bir ev ya da bir sessizlik bile yıllar sonra insanın hayatını belirleyen bir şeye dönüşebiliyor.
“Bedeni bütündü; yaşıyor gibiydi, ama ölüydü.”
Bu tarz cümleler kitabın tonunu en baştan belli ediyor. Açıklamaya çalışmıyor, sadece hissettiriyor.
Özellikle çocukluk bölümleri çok ağır bir duygusal zemin taşıyor. Geçmiş sadece hatırlanan bir şey değil, hâlâ içinde yaşayan bir şey gibi anlatılıyor:
“İnsan öylece çocukluğunu arayıp da biraz olsun şanslı olmayı dileyemez. Hattı düşürebilirsin belki ama içeri giremezsin. Hazırlıklı olman gerekir; ne söyleyeceğini bilmen, bir planının olması gerekir. Bu anlamda dördüncü gün kritikti, bir dönüm noktasıydı. Çünkü yöntemin önemini o gün kavradım. ”
Burada asıl mesele çocukluğu hatırlamak değil, ona ulaşmaya çalışmanın imkânsızlığı.
Aile ilişkileri ise kitabın en kırılgan noktası. Sevgi, mesafe ve eksiklik aynı anda var. İnsan hem bağlı hem de uzak hissediyor:
**__“1986 yazından bana ait tek fotoğraf vardı. Gölde bir sandaldayım. Arkada karanlık su, uzakta ev; kırmızı bir Lego parçası gibi. Gülümsüyor muyum, yoksa güneşte gözlerimi mi kısıyorum, bilmiyorum. Keskin hatlar, açık kahve gözler. Ben çocukken, annem en şefkatli anlarında “ancak bir annenin
Huseyin rahmi okumaktan her zaman cok keyif almisimdir ama bu eserinde ilk defa digerlerine nazaran olaylar cabuk gelismiyor. Biraz fazla uzatilmis konu bence ve yazarin eglenceli nuktedan dilinden daha uzak sade, sakin bir dil var. Olaylar ancak 200.cu sayfadan sonra akmaya ve heyecanli hale gelmeye basladi. Yine de guzeldi. Okudugum icin mutluyum ama yazardan okudugum onceki kitaplari kadar keyifli gelmedi. MetresHüseyin Rahmi Gürpınar
Alain de Botton’ın Statü Endişesi eseri, modern bireyin ruhsal çıkmazlarını anlamlandırmak isteyenler için harita niteliğindedir. Botton; toplumun dayattığı "başarı" ve "takdir edilme" arzularının, bireyde nasıl kronik bir yetersizlik hissine, performans kaygısına ve derin bir varoluşsal anksiyeteye dönüştüğünü incelikle ortaya koyuyor. Danışan popülasyonunda sıkça rastladığımız "Başkaları ne der?" ya da "Yeterince başarılı mıyım?" sorularının altındaki sevilme ve onaylanma açlığını sosyolojik ve felsefi kökenleriyle görünür kılıyor. Kitap, bu zihinsel prangadan kurtulmak için sunduğu felsefe, sanat ve bohem yaşam gibi çözüm önerileriyle de terapötik bir işlev görerek, bireyi dışsal onay mekanizmalarından sıyrılıp kendi içsel değerini inşa etmeye davet ediyor. Büyük bir aydınlanma yaşamayacak fakat neden onaylanmaya muhtaç bir profil çiziyoruz sorusuna sohbet tadında cevaplar veren bir kitaptı.
Alain Alain de Botton
Statü EndişesiAlain de Botton · Everest Yayınları · 20251,211 okunma
Kayıtsız Adam aslında büyük anlatı evreninin küçük ama çok tanıdık bir parçası gibi duruyor. Marcel Proust okurken insanın aklına doğrudan büyük romanı geliyor çünkü burada da mesele olay değil, insanın içindeki algı ve değişim.
Öykünün merkezinde bir kadının, aslında daha önce çok da önemsemediği birine karşı bir anda değişen ilgisi var. Ama bu değişim bir “aşk hikâyesi” gibi değil, daha çok insanın kendini ve karşısındakini nasıl yeniden kurduğuyla ilgili.
En çok dikkat çeken şey, sevmenin bir anda oluşması değil; insanın kendi zihninde bir şeyi geç fark edip sonra ona tutunması. Bu yüzden metinde aşk bile net bir duygu değil, zamanla şekil değiştiren bir algı gibi ilerliyor.
Özellikle kadın karakter üzerinden anlatılan bakış, insanın değer algısının nasıl değişken olduğunu gösteriyor. Birine karşı kayıtsızlık sanılan şey bile aslında bambaşka bir yerden okunuyor.
Metnin en güçlü tarafı ise küçük detayların bile anlam taşıması. Çiçekler, bakışlar, sessizlikler… hepsi bir duygunun dışa vurumu gibi duruyor.
“Tek bir mücevher takmamıştı, sarı tülden bluzu cattleyalarla kaplıydı, karanlık bir kuleden sarkan cansız ışık süslemeleri misali siyah saçlarına da birkaç cattleya (katleya: parlak renkli, gösterişli çiçekleri olan bir orkide cinsi) takmıştı.”
Burada sadece bir sahne değil, aynı zamanda bir hissin atmosferi kuruluyor. Proust’un yaptığı şey de zaten tam olarak bu: olayı anlatmak yerine hissi görünür hale getirmek.
Aynı şekilde çiçekler üzerinden kurduğu bağ da çok belirgin:
**__“Gerçekten de çiçekleri seviyordu, en basit tabirle ne kadar güzel olduklarını ve kendisini be kadar güzelleştirdiklerini biliyordu. Onların güzelliklerini, neşelerini, hüzünlerini de seviyordu, ama sadece dışarıdan, güzelliklerinin bir hali olarak. Tazeliklerini yitirdiklerinde onları
Bir kedinin günlerini kütüphanede geçirip kitaplar üzerine düşündüğünü söylesem ne derdiniz? Üstelik bu kedi, istediği kitabı raftan bir pati darbesiyle indirip sahipleniyor, okuduklarını sorguluyor ve kendisi gibi düşünen kedilerle dostluk kuruyor. İşte Kütüphane Kedisi tam olarak böyle sıra dışı bir karakter.
Kütüphane Kedisi, yazarın doktora çalışmaları sırasında sık sık gittiği kütüphanede karşılaştığı Jordan isimli bir kediden ilham alınarak ortaya çıkmış. Doktora araştırmalarının yoğunluğu ve stresi arasında küçük bir kaçış noktası olan bu karşılaşma, zamanla bu keyifli hikayeye dönüşmüş.
Yazar, bu kitapta dünyayı bize kitap okumayı ve düşünmeyi seven bir kedinin gözlerinden gösteriyor. Bir kedi sahibi olarak uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi. Çünkü kedilerle ilgili her şeyi sevmek benim için neredeyse bir yaşam felsefesi. Hatta kitabı bitirdikten sonra kendi kedimin de düşünebilen bir kedi olduğundan şüphelenmeye başladım. Bilemiyorum, bazı güçlü ipuçları var.
Peki kimler okumalı?
Kedileri seven ve kedilerle ilgili her şeyi ilgiyle takip edenler
Dünyaya bir de bir kedinin gözünden bakmak isteyenler
Kısa, keyifli ve çerezlik bir ara kitap arayanlar
Kitaplar ve kedilerle bir araya gelen sıcak hikayelerden hoşlananlar
Kütüphane KedisiAlex HowardThe Kitap Yayınları
Tuğba Saydam 'ın Çiçek İzleri romanı, ilk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünse de okurunu giderek derinleşen katmanlar arasında dolaştıran, hafıza, kimlik, sanat ve aidiyet üzerine kurulu bir anlatı sunuyor. Romanın en dikkat çekici yönü ise kuşkusuz "kitap içinde kitap" tekniğini yalnızca bir kurgu oyunu olarak değil, anlatının temel taşı olarak kullanması.
Hikâye, elindeki tek miras olan Hayallerin Peşinde adlı romanı bir edebiyat öğretmenine teslim eden ve ardından ortadan kaybolan gizemli bir karakterle başlıyor. Bu noktadan sonra okur, yalnızca bir karakterin izini sürmüyor; aynı zamanda onun yazdığı metnin içine girerek ikinci bir anlatı dünyasına adım atıyor. Böylece roman, sürekli olarak "gerçek olan nedir, kurgu olan nedir?" sorusunu canlı tutmayı başarıyor.
Romanın en güçlü taraflarından biri psikolojik derinliği. Tuğba Saydam , karakterlerinin iç dünyalarını yüzeysel duygularla değil; çelişkileri, korkuları, takıntıları ve yalnızlıklarıyla birlikte ele alıyor. Özellikle erkek anlatıcının ruhsal çözümlemeleri son derece inandırıcı. Karakterin aşkla, kayıpla ve kendi benliğiyle mücadelesi okura yapay değil, yaşanmışlık hissi veriyor.
Eserin bir diğer önemli katmanı göçmenlik teması. Bulgaristan göçmeni bir ailenin yaşadıkları, tarihsel bir olaydan çok insani bir deneyim olarak aktarılıyor. Bir çocuğun gözünden anlatılan aidiyet kaybı, yabancılaşma ve köklerinden koparılma duygusu romanın duygusal yükünü artırıyor. Bu bölümlerde Saydam'ın, bireysel hikâyeler üzerinden toplumsal hafızaya ulaşmayı başardığı görülüyor.
Roman boyunca sanat da önemli bir anlatı unsuru hâline geliyor. Paris sokakları, müzeler ve sanat eserleri yalnızca dekor görevi görmüyor; karakterlerin dönüşümüne eşlik eden birer anlatı aracına dönüşüyor. Tuğba Saydam , sanatçı ile eser