Yıllarını birlikte geçirmiş yaşlı bir çiftin konuşmadan yan yana oturup aynı manzarayı izlemesi, derin bir ortak dikkat anıdır. Burada amaç yeni bir şey öğrenmek ya da bir hedefe koşmak değildir amaç varoluşu paylaşmaktır. Anıları birlikte yâd etmek, eski fotoğraflara bakmak, torunların büyümesini izlemek...
Bunların her biri geçmişle şimdi arasında ortak bir dikkat köprüsü kurar. Yaşlılıkta yalnızlığın ve sosyal izolasyonun yıkıcı etkileri büyük ölçüde bu paylaşılan dikkat alanlarının kaybıyla ilgilidir. Bir huzurevinde en değerli hediye çoğu zaman birinin gelip sizinle oturması; sizin baktığınız şeye sizinle birlikte bakması ve sizi dinlemesidir. Bu bizi yeniden beşiğe götürür: Varlığımızın bir başkasının şefkatli dikkatiyle onaylanma ihtiyacı, hayat boyu sürer.
Andre Gide'in Normandiya deneyimi Moskova deneyimi kadar dikkate değer. Cinayet Mahkemesi Anıları'nda şöyle yazar: "Mahkemelerin ezelden beri karşı konulmaz bir etkisi olmuştur üzerimde. Yolculuğa çıktığımda, bir kentte beni muazzam çeken dört yer vardır: park, pazar yeri, mezarlık ve Adalet Sarayı ... Ama şimdi tecrübelerime dayanarak biliyorum ki adaletin tecellisini dinlemek ya da o tecelliye bizzat katkıda bulunmak, bambaşka. İnsan
adaleti ne belirsiz ve güvenilmez şeymiş. işte on iki gün boyunca içim daralarak hissettiğim bu oldu."
Bu soruyu ancak sen cevaplayabilirsin ve şimdi, bütün bunlar geçip gittiğine göre, aslında cevapladın: Hayatınla. İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar. O esnada ne söylediğini, hangi sözler ve prensiplerle kendini savunduğunun bir önemi var mı? Sonunda, en sonunda insan dünyanın ona öylesine inatla sorduğu soruları hayatının gerçekleriyle cevaplar. Sen kimsin? Gerçekten ne istiyordun? Gerçekten ne yapabiliyordun? Nerede sadıktın, nerede sadakatsiz? Nerede cesurdun, nerede korkak? Sorular bu şekildedir. Ve insan elinden geldiğince cevaplar, doğru ya da yalan söyleyerek ama bu o kadar önemli değil. Önemli olan, sonunda bütün hayatıyla cevap vermesidir.
Kimi zaman da onsuz bir hayatı düşündüğünde kalbi sıkışıyor, onu susturabilmek istiyordu. Ardından da "Ya sonra pişman olursam?" diyordu,
"Ya şimdi keşke babam olsaydı da bunları anlatsaydı, ben de şimdi dinleyebilseydim..." dersem...
Şimdi tekrar Ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi /Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu/Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde/Bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin/ Tütmesi gereken Ocak nerede?
Seni seviyorum, senin için üzülüyorum, seni özlüyorum gibi güçlü sözler söylemenin kabul görmediği bir kültürde, insanlar sevgilerini ifade etmek için farklı yollar bulur. Annelerimizin suskunluklarından harika börekler yaptığını daha önce yazmıştım. Babam ise bahçeyle ilgilenirdi. Hem de ne bahçeydi! Sanırım bunlar bize duydukları sevginin ilanlarıydı. Biz ise kardeşimle ona şöyle diyorduk: Yeter artık, neden sağlığını çapalayarak, sulayarak, ot ayıklayarak tüketiyorsun, sonunda da yarısını ya kuraklık ya kurtlar mahvediyor. Tüm bunları manavdan alabiliriz.
Bunları güçten düştüğünü gördüğümüz için söylüyorduk elbette. Şimdi onun başka bir şey ürettiğini biliyorum. Manavda bulunmayan bir şey...