İnsanın ruhunu dinginleştiren, kadim bozkırın sessizliğini ve o sessizliğin derinliklerinde gizli olan kadim feryatları duymak için bazen küçük bir sayfaya sığınmak gerekir. Cengiz Aytmatov’un "Cemile"si, sıradan bir aşk hikâyesinden ziyade, insanın kendi içsel hapishanesiyle, toplumsal kabullerin çeperleriyle olan kadim çatışmasının bir tezahürüdür.
Aytmatov, bu eserde bir tablonun fırça darbeleri kadar zarif, bir epik şiirin ağırlığı kadar da sarsıcı olmayı başarmış. Cemile, benim nazarımda, sadece bir kadının başkaldırısı değildir; o, geleneksel olanın ağır yükü altında ezilen ruhların, kendi özgürlüklerini ve kendi hakikatlerini arama cesaretidir. Bozkırın uçsuz bucaksız coğrafyasında, aşkı bir "vaha" gibi değil, bir "kader" gibi yaşar. Bu, sadece bir tutku meselesi değildir; insanın kendi ontolojik varlığını bir başkasının ruhunda temize çekme çabasıdır.
Eseri okurken yazarın o duru anlatımıyla modernitenin hoyratlığına karşı, insanı insan kılan değerlerin nasıl da örselendiğini bir kez daha idrak ediyoruz. Cemile, bir yere sığamamanın, aslında her yere ve her şeye ait olabilme potansiyelini içinde barındıran bir "birey" olma sancısıdır. Bir sanatçının gözüyle dünyaya bakmanın getirdiği o hüznü, Cemile’nin gözlerinde görüyor; o bakışlarda sadece aşkı değil, insanın doğayla ve toplumla olan o bitmek bilmeyen diyalektiğini duyumsuyorum.
Son tahlilde, bu eser okuru estetik bir hazla buluştururken, zihnin en mahrem köşelerinde felsefi sorular uyandırmaktan geri durmuyor. Kendi doğrularımızla baş başa kaldığımız, toplumsal maskelerin ardında sakladığımız "gerçek" Cemile’yi ya da içimizdeki o bitmek bilmeyen arayışı anlamak isteyenler için sığınılacak nadide bir liman.
Eserin edebi derinliği ve taşıdığı insanlık trajedisi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir; sizce