Duyguların taşınamaması ilk olarak düşünceyi duygudan kopartır. Bu, şizofrenik davranışın özelliklerinden biri olarak kabul edilse de, şizofrenlerin değil, biz "normallerin" gerçeğidir. Şizofren için yarılma, yapıştırma ve iki yüzlü duygular göstermeyi reddetmesinin bir ifadesidir. Çünkü şizofren, acı, kavga, öaresizlik ve sevinç gibi gerçek duyguları tanımıyor değildir. Ancak bunların şekilsizleşmesini kabullenerek yaşamayı reddeder. Ama "normal" insanlar çaresizliği kaldıramadıklarında, böyle bir yaşantıya küçümseyen ve çaresizlik yaşamanın, içinde gerçek güce götüren bir kuvvet barındırdığını inkâr eden bir "gerçeklik" tarafından bu yükün üstlerinden alınmasına ihtiyaç duyarlar.
Modern fizik, evrenin işleyişini açıklarken devasa bir şizofrenik yarılma (dezentegrasyon) içindedir. Büyük olanı (yıldızları, galaksileri) açıklayan Genel Görelilik ile küçük olanı (atomları, kuarkları) açıklayan Kuantum Mekaniği, kendi laboratuvarlarında kusursuz çalışsalar da matematiksel olarak bir araya geldiklerinde birbirlerini yok ederler. Bu durum, insan zihninin de kendi iç dünyasındaki rasyonel (sol beyin) kuralları ile dürtüsel (sağ beyin) akışlarını birleştiremediğinde yaşadığı o derin çelişkinin ve parçalanmanın kozmik bir aynasıdır.
Zafer nişanı gibi taşıdığım bir başınalığımı aslında bizzat seçmediğimi, bilakis tamamen edilgen biçim de içine atıldığımı ve sonra da çaresizliğimle baş edebilmek için esas duygularımın aksi gibi davranmaya çalıştığımı böylece anladım. Ruhumdaki yarılma da, kendime söylediğim bu küçük yalandan, hissettiğimi yaşamaktan kaçma telaşımdan kaynaklanıyordu belki.
Peki, böyle durum niçin ortaya çıkar? Bir kural olarak, söz konusu yarılma, şeyler bir sıfır noktasına yaklaştığında ortaya çıkar – Ed Ayres’in tanımı şöyle: “Kolektif deneyimimizin öylesine katıksızca dışında kalan bir şeyle karşılaşıyoruz ki, orta yerde tartışılmaz delilleri bile olsa, o şeyi görmüyoruz, artık. Bizim durumumuzda bu ‘bir şey’, bizi yaşatan Yeryüzü üzerindeki muazzam biyolojik ve fiziksel başkalaşmaların bombardımanıdır.”
Hepimiz, eli kulağındaki –ekolojik, toplumsal– yıkımın farkındayız, ama bu yıkımı ciddiye alamıyoruz, bir türlü. Psikanalizde bu tutuma fetişist yarılma denir:
Dilek Kartal – Çifte Açmaz
çok mu güzel diye orda çocuklar
değmesin diye mi nazar kem gözlerden
yıllardır kurşun döküp duruyorlar
tepelerinden
**
herkes o ilk acıyla ölmediğinde çok gücenir hayata
sonra unutur
ben o son dakika dediğinde
otuzbeş can, ilk canlı bağlantı, olay yeri, ilk resmi sayıklama
ohlar ahlara bir kez daha galip geldiğinde
allahım ne çok acı vardı
**
kucağımda iki avuç çaresizlik
kusursuz bir sessizlik fotoğrafı gibiydim
oysa sen susmak demiştin bir defasında
öldürmeye tam teşebbüstür
kendini dişlerine vura vura
**
o saçlarıma değen dönüşlü gök
kör eden ışık, o korkunç sayha
inip çıkan adamlar
günahkar perçemlerine asılarak birbirlerinin
bir köy dolusu kadın
taşları yoklaya yoklaya
taşları koklaya koklaya bir köy dolusu...
oğul öksüzü eller... çemberler... karanfiller...
bir köy dolusu kadın
:rüya