Bilge Umar

Bilge Umar

YazarÇevirmen
8.3/10
19 Kişi
·
49
Okunma
·
1
Beğeni
·
677
Gösterim
Adı:
Bilge Umar
Unvan:
Akademisyen, Yazar
Doğum:
İzmir, 1936
İzmir, Karşıyaka’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Kişiliğinin oluşmasında özellikle babasının etkisi oldu; babası, 1917’de lise öğrencisiyken gönüllü olarak yedeksubaylığa gitmiş, İzmir girişini savunan (Foça tarafındaki) topçu bataryalarında görevlendirilmiş; yenilgi üzerine ordu terhis, İzmir işgal edilince hemen, 1919 içinde, Akhisar Kuva-yı Milliye savaşçılarına katılmış, işgal ordusunun 22 Haziran 1920’de giriştiği genel saldırıda yaralanarak, 19 yaşında iken, sağ bacağını kaybetmiş, İstiklâl Madalyası almış bir kuva-yı milliyeciydi ve ömrü boyunca has Atatürkçü kalmıştı. Bilge Umar, ilk öğrenimini Karşıyaka’da Cumhuriyet Okulunda; Ortaokul öğrenimini Karşıyaka Lisesi orta bölümünde; Lise öğrenimini o zaman Türk Koleji denen İzmir Özel Türk Lisesi’nde tamamladı ve o lisenin ilk 8 mezunundan biri oldu (1954; her iki oğlu sonradan aynı okulda öğrenim gördü). İstanbul Hukuk Fakültesini 1958’de bitirdi ve hemen aynı Fakültede, Başkanlığında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu’nun bulunduğu Medenî Usul ve İcra-İflâs Hukuku kürsüsünde asistan oldu. 1962’de “Türk İcra-İflâs Hukukunda iptal dâvası” konulu teziyle Hukuk Doktoru; 1967’de “İsbat Yükü” konulu teziyle Üniversite Doçenti ünvanını elde etti; aynı yıl Fakültesinde Doçent kadrosuna atandı ve ders vermeye başladı.

Ertesi yıl, yedeksubaylık hizmetine gitti ve yasa gereği Üniversitedeki görevinden ayrıldı. Görev yeri kur’ada rastlantı sonucu İzmir olarak belirlendi.

1970’de askerlik bitiminde eski kürsüsüne dönmesi yaklaşırken, İzmir’deki yüksek öğretim kurumlarından öneriler aldı; yakın zamana kadar akademi iken 1969’da kanunla Fakülte yapılan, Ege Üniversitesi’ne bağlanan ve öğretim üyelerine de aynı kanunla Üniversite Profesörü, Doçenti ünvanı verilen İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi mensupları, kendi kadrolarını Üniversitede yetişmiş öğretim üyeleriyle güçlendirmek istediklerinden, Umar’a da oradaki Hukuk Kürsüsü’ne gelmesini önerdiler; aynı sırada, o zamanlar var olan özel yüksek okul işletmecisi kuruluşlardan biri, kendi yüksek okullarında bazı hukuk derslerinin öğretimini üstlenmesi önerisinde bulundu. Umar bu önerileri kabul etti ve 1970 Nisanı başından itibaren o görevleri üstlendi. 1974’de, “İcra ve İflâs Hukuku’nun tarihî gelişmesi ve genel teorisi” konulu Profesörlük takdim teziyle ve üyeleri arasında Prof. Dr. Necip Bilge’nin, Prof. Dr. Baki Kuru’nun da bulunduğu bir jürinin katıldığı süreçle Profesörlüğe yükseldi; kürsü başkanı oldu, iki kez Dekan Yardımcısı görevinde bulundu.

1978’de İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi tarihe karıştı ve öğretim üyeleri yeni kurulan üç Fakültede (İşletme Fakültesi, İktisat Fakültesi, Hukuk Fakültesi) görev aldılar (İşletme ve İktisat Fakülteleri sonradan İktisadî ve İdari Bilimler Fakültesi olarak birleşti). Umar da, İTBF Hukuk kürsüsünün diğer öğretim üyeleri, İTBF’nin hukuk kürsüsü dışındaki bazı öğretim üyeleri ve İTBF dışından gelen birkaç öğretim üyesi ile birlikte, Ege Üniversitesine bağlı Hukuk Fakültesinin kurucu öğretim üyeleri arasında yer aldı, kendi uzmanlık dalında kürsü başkanlığını üstlendi. Ayrıca o dönemde kendi Fakültesine bağlı bir yüksek okul olan (sonradan İletişim Fakültesi’ne dönüşen) Basın-Yayın Yüksek Okulu’nun Müdürlüğünü ek görevle ve üç yıl süreyle (1979-1982) yürüttü.

1980’in hemen sonrasında Evren rejiminin İhsan Doğramacı öncülüğünde oluşturduğu yeni Üniversiteler düzeni, Türkiye Üniversitelerinden, bu düzene katlanmak istemeyen pek çok öğretim üyesinin ayrılmasına yol açtı. Umar da bunların arasındaydı; daha 1983 yılında, “Ben şu gün 25 hizmet yılımı dolduruyorum; o gün itibariyle emekliye ayrılmam için gerekli işlemlerin yapılmasını dilerim” diye dilekçe vermişti. Ancak, Fakültenin o zamanki Dekanı (Ankara’dan Prof. Dr. Fırat Öztan), 1983/84 öğretim yılı sonuna yâni 1984 Haziranına kadar görevi sürdürmesini rica ettiğinde, bu ricayı yerine getirdi. Emekliye ayrılınca serbest Avukat olarak çalışmaya başladı; bu sırada Fakültenin yeni Dekanı (yine Ankara’dan Prof. Dr. Seyfullah Edis) yazıhaneye geldi ve kürsüdeki tek asistanın (sonra Profesör, Kürsü Başkanı, Dekan olan Hakan Pekcanıtez) üzerine, hem Fakültede hem de Fakülteye bağlı Adalet Yüksek Okulunda, hem Medenî Usul Hukuku hem de İcra-İflâs Hukuku öğretimi görevlerinin pek ezici bir yük hâlinde yığıldığını anlatarak, hem Fakülteye hem de Umar’ın pek sevdiği Pekcanıtez’e yardımcı olmak için, verilecek ücretin pek sembolik olmasına bakmaksızın, sözleşmeli statüde öğretim görevi yürütmesi ricasında bulundu. Umar bunu da kabul etti ve eski kürsüsünde yeni öğretim elemanları yetişinceye kadar Fakültede ders vermeyi sürdürdü.

1998’de Avukatlığı dahi bırakmış, Barodan kaydını sildirmiş ve kendisini sadece çok düşkün olduğu tarih, tarihsel coğrafya araştırmalarına, yayınlarına vermiş iken, bir konferans için dâvet edildiği Yeditepe Üniversitesinde Umar’a, kendi uzmanlık dalında öğretim üyeliği ve kürsü başkanlığı görevi üstlenmesi önerildi. Umar, bir yandan Yeditepe Üniversitesinin bir öğretim kurumu olarak pek çok yönden sahip bulunduğu üstün düzeyden etkilenerek ve bu Üniversitenin Hukuk Fakültesinin de dünya çapında saygınlığı olacak hâle gelmesine katkıda bulunmak isteyerek; bir yandan da oğullarının her ikisi İstanbul’a yerleşmiş, orada çalışmakta olduklarından dolayı, onların yanında ve onlarla daha yakından dayanışma içinde bulunmayı arzu ederek, bu öneriyi kabul etti. 2002 yılının Haziranı başından beri oradaki görevlerini sürdürmekte ve yeni Fakültesinde küçük bir enstitü kitaplığına dönüştürdüğü odasında, yayınlar listesinde görüldüğü üzere, araştırma, eser üretme, yaşının 60’lı yıllarında çeviri yapabilecek düzeye getirdiği Yunanca bilgisini ilerletme, o arada Bizans tarihçilerinin kitaplarını okuma, Türkçeye çevirme çalışmalarını sürdürmektedir.
Bizans, bilindiği gibi, bizim Bizanslı dediğimiz kişilerin bilmedikleri, daha sonraki devrin bir terimidir. Bunlar kendilerini her zaman Roma'lı (Romaioi) olarak adlandırmış; imparatorlarını Roma hükümdarları, eski Roma Caesar'larının halef ve mirasçıları saymışlardır.
Karşı konulmaz biçimde ve kesintisiz bir hareketle akıp giden zaman, var olabilmiş ne varsa tümünü bir unutulmuşluk uçurumuna çekip yutmak için, sürükleyip götürür ve trajedyacının dediği gibi, "gizlenmiş olanı ortaya çıkarıp, meydanda olanın üzerine örtü çeker." Ne var ki, tarih bilimi, zamanın akışına karşı koyan sarsılmaz bir benttir. O, zamanın karşı konulmaz akışını bir bakıma durdurur; bu akıp gidiş sırasında olan bitenlerden, akıntı üstünde yakalayabildiklerini kollarına alıp tutar ve onların, sonsuza dek orada kalmak üzere unutulmuşluğun derinliklerine kayıp gitmesine asla izin vermez.
Eski acılar, daha sonra gelenlerin sadece öncüleri imiş ve onlar, bu fırın ateşinin ilk çıkan dumanı niteliğiyle benim üzerime gelmiş imişler; şu anlatılmaz alevli yangının ve betimlenmez kızgınlıktaki şu ateşin her gün çektirdiği işkencenin, ilk değdiğinde verdiği yanma acısı imişler.
Kışladakiler, hayli zaman, kurşun yağmurunun dinmesini beklediler. Fakat bekleyişin sonu gelmiyor, Yunanlıların ateşi kesilmek bilmiyordu. Ali Nâdir Paşa, Telgraf Subayı Teğmen Celâl Dinçer Bey'e, bir pencereden dışarıya beyaz mendil sallamasını emretti. Teğmenin, mendil tutan kolunu pencereden çıkarması ile yaralanması ve yaralanan kolunu çekmesi bir oldu.
Bilge Umar
Sayfa 172 - İzmir Büyükşehir Belediyesi
Eskiye dönüş umudu bulundukça, bir vatan asla yitirilmiş olmaz.



Kòstas Khatzèantòniou, Küçük Asya-Kurtarma Savaşı, 1919-1922, Pelasgos Yayınları, Atina 1995
Bilge Umar
Sayfa 83 - İzmir Büyükşehir Belediyesi
Hacı Hasan Paşa, işgal yıllarında Yunanlılarla işbirliği etmiş; Türk ordusunun İzmir'e girişinden önce onlarla birlikte kaçmış ve Türk zaferinden sonra yurttaşlıktan çıkarılmıştır.
Bilge Umar
Sayfa 70 - İzmir Büyükşehir Belediyesi
Ölümün beklenmedik zamanda varışına duyduğum acıma, benim içimde, ruhuma işliyor ve varlığımın en derin yerinde bir yara açıyor; daha önceki çilelerime bakıp onları bu sonsuz çileyle karşılaştırdığımda (eski çileler) tüm Atlas Okyanusu'nun ya da Adriyatik Denizi'nin suları karşısında bir tek su damlası gibi kalıyorlar.
Ey ölümsüz ve küle dönüştürücü ateş, meşaleler yakıp onları, alev sıçratarak, gizlice taşıyan ateş! Yanan ama asla yok olmayan, yürekler kemiren ve gerçekte bizler senin kast etmen sonucunda kemiğimize kadar, iliğimize kadar, ruhumuzun dokularına kadar yok olup giderken bizi, yok olmadık sanısıyla aldatan ateş!..
17. Kolordu kaldırılmıştır. Bu Kolorduya bağlı olup işgal sırasında İzmir dışında bulunan 56. Tümen'in Komutanı, Ali Nadir Paşa'nın Yunanlılara esir olmasından sonra yüklendiği 17. Kolordu Komutan Vekilliğini artık ifa etmeyecek ve tümeni ile, 14 Kolordu emrine girecektir.

(Kaldırılmasa idi, daima “İzmir'i tek kurşun atmadan Yunanlılara teslim eden Kolordu” diye anılacaktı.)
Bilge Umar
Sayfa 181 - İzmir Büyükşehir Belediyesi
Yoran Rumlarından biri, Türk jandarma subayı Teğmen Sıtkı'yı öldürdü; katil yakalandığı halde, bir İngiliz subayının işe karışması üzerine serbest bırakıldı ve Ege adalarından birine kaçtı. Yoran köyündeki olayları incelemeye gelen Türk jandarmaları, buradan dönerken, Akköy yakınında ateşe tutuldular. İzmir Vâlisi Nurettin Paşa'nın 22 Şubat 1919 tarihli bir yazı ile Harbiye Nezareti'ne bildirdiğine göre, Yunan ve İngiliz askeri üniforması giymiş bazı kişiler önde olarak bütün köy halkının şiddetle ateş açması sonucunda çatışma başlamış; Türk jandarmalarından dördü yaralanmış, sekizi kaybolmuş, köydeki karakol yağma edilmiştir.
Bilge Umar
Sayfa 67 - İzmir Büyükşehir Belediyesi
175 syf.
Destan okumak harika bir şey. Roman okumaktan daha kolay akan bir hadise. Sonunu biliyorsun fakat o kılıcına, atına bir ad vermiş kahramanların övülmelerini, hasımlarını yerin dibine batıran sözlerini büyük bir iştahla okuyorsun.

Bir Fransız destanına dalıyoruz, buyrun:

Birkaç destan okuyup Roland'ı okuyunca bir kere yavan geliyor, sonra kopuk geliyor. Neredee o homeroscuğum sayfalar süren ve asla kopmayan hikayeciliği diye ağıt yaktım. Tabi bir de tarihi gerçekliğe uyum konusu mevcut. Herkes biliyor ki en yakınımızda duran tahtadan dev bir at var. Bir savaş olmuş, kanıtı sabit. Yine sabit kanıtlı, belgeli bir savaşı konu alıyor. Peki neresi uymuyor?

Roncevaux geçidinde Fransızların atası Franklar, yine Hıristiyan Basklılar tarafından pusuya düşürülüyor. Frankları un gibi ufalıyorlar. Roland da un gibi ufalananlardan fakat erkekliğe şey sürdürmeyelim ve tabi kral yiğeni diyerekten nasıl bir kahraman olduğunu köpürtmek için bu destan peydahlanıyor.

Gelin görün ki destanda Hıristiyan Basklılar oluyor İspanyalı güya pagan Müslümanlar. Müslümanları nasıl kestik biçtik olayına evriliyor. Emevileri de iblisim kadar sevmem. Konu Müslümanları koruyalım, ekmeğimizi yedirmeyelimden ziyade destanların düzenine uymaması, komediliği, acizliği neyin. Üç tanrılı Muhammedciler ibaresine kahkaha attım. Neyse efendim.

Destan okuma meraklıları için bir miktar destan okunduktan sonra okunup birkaç makale ile desteklenmesi elzemdir.

Uyduruktan teyyare selam söyle o yâre!
Kerim Köksal Kaya
Kerim Köksal Kaya Alexiad Malazgirt'in Sonrası İmparator Alexios Komnenos Döneminin Tarihi'yi inceledi.
568 syf.
·140 günde·Beğendi·9/10
1081-1118 Yıllarında Bizans İmparatorluğu yapan Alexios Komnenos'un kızı Anna tarafından yazılan eser Bizans gözüyle ilk Haçlı seferi, Türkiye Selçuklu Devleti'nin ilk zamanları, Normanların Bizans üzerine hareketleri gibi konularda önemli bilgiler vermektedir.

Anna Komnena, babasının tarihini yazdığı için doğal olarak babasını idealleştirmede, onun hatalarını göz ardı ederek çok yaptığı her işi kutsamakta, işine gelmeyen olayları kısacık bilgilerle geçmektedir. Örneğin Alexios Komnenos'un kat'i zafer elde ettiği Bohemod ile yaptığı antlaşmayı her detayına kadar verirken; Bizans'ın zararlı çıktığı I. Kılıç Arslan'a yapılan antlaşmayı bir kaç satırla vermektedir. Bu bakımdan eseri okurken devrin diğer kaynaklarıyla eserdeki bilgileri karşılaştırmak daha sağlıklı bir okuma sağlayacaktır.

Eser 15 bölümden oluşuyor. Alexios'un tahta çıkması, Normanlarla ve Türklerle yapılan savaşlar ve kurulan münasebetler, Bizans'ın iç meseleleri ve Alexios'un ölümü bu bölümler arasında kronolojik olarak kaydedilmiş durumda.

Eserin farklı dillerde de çevirisi bulunmakla beraber galiba en iyi çevirisi Bilge Umar tarafından yapılan Türkçe çevirisidir. Bilge Umar, eseri dipnotlardaki açıklamalarıyla son derece zenginleştirmiş ve neredeyse anlaşılmayacak hiçbir yer bırakmamıştır. Çevirinin dili de gayet akıcı.

Böyle kıymetli bir eserin maalesef piyasada baskısı kalmamış olması da son derece üzücü. Ama yine de konuya ilgi duyan herkes kütüphanelerden temin ederek de olsa okumalı.
228 syf.
·Beğendi·6/10
Çok başarılı bulmadım açıkçası. Yazarın akademik kariyerinden sanırım dili ağır ve tarihsel olaylar birbirinden kopuk. Börklüce, Torlak Kemal ve Şeyh Bedrettin için baska eserler tercih edilebilir.
100 syf.
Pausanias’ın gezilerinden Anadolu ve birkaç Yunan adasını kapsayan kısımlar seçilmiş. Çevirmenin tercihi galiba. Genelde bu gibi antik metinlerde Anadolu coğrafyasıyla sınırlıyorlar çeviriyi. Strabon çevirisi de sadece Anadolu gezileri. Yine de metin çok eğlenceli ve öğretici.

Yazarın biyografisi

Adı:
Bilge Umar
Unvan:
Akademisyen, Yazar
Doğum:
İzmir, 1936
İzmir, Karşıyaka’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Kişiliğinin oluşmasında özellikle babasının etkisi oldu; babası, 1917’de lise öğrencisiyken gönüllü olarak yedeksubaylığa gitmiş, İzmir girişini savunan (Foça tarafındaki) topçu bataryalarında görevlendirilmiş; yenilgi üzerine ordu terhis, İzmir işgal edilince hemen, 1919 içinde, Akhisar Kuva-yı Milliye savaşçılarına katılmış, işgal ordusunun 22 Haziran 1920’de giriştiği genel saldırıda yaralanarak, 19 yaşında iken, sağ bacağını kaybetmiş, İstiklâl Madalyası almış bir kuva-yı milliyeciydi ve ömrü boyunca has Atatürkçü kalmıştı. Bilge Umar, ilk öğrenimini Karşıyaka’da Cumhuriyet Okulunda; Ortaokul öğrenimini Karşıyaka Lisesi orta bölümünde; Lise öğrenimini o zaman Türk Koleji denen İzmir Özel Türk Lisesi’nde tamamladı ve o lisenin ilk 8 mezunundan biri oldu (1954; her iki oğlu sonradan aynı okulda öğrenim gördü). İstanbul Hukuk Fakültesini 1958’de bitirdi ve hemen aynı Fakültede, Başkanlığında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu’nun bulunduğu Medenî Usul ve İcra-İflâs Hukuku kürsüsünde asistan oldu. 1962’de “Türk İcra-İflâs Hukukunda iptal dâvası” konulu teziyle Hukuk Doktoru; 1967’de “İsbat Yükü” konulu teziyle Üniversite Doçenti ünvanını elde etti; aynı yıl Fakültesinde Doçent kadrosuna atandı ve ders vermeye başladı.

Ertesi yıl, yedeksubaylık hizmetine gitti ve yasa gereği Üniversitedeki görevinden ayrıldı. Görev yeri kur’ada rastlantı sonucu İzmir olarak belirlendi.

1970’de askerlik bitiminde eski kürsüsüne dönmesi yaklaşırken, İzmir’deki yüksek öğretim kurumlarından öneriler aldı; yakın zamana kadar akademi iken 1969’da kanunla Fakülte yapılan, Ege Üniversitesi’ne bağlanan ve öğretim üyelerine de aynı kanunla Üniversite Profesörü, Doçenti ünvanı verilen İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi mensupları, kendi kadrolarını Üniversitede yetişmiş öğretim üyeleriyle güçlendirmek istediklerinden, Umar’a da oradaki Hukuk Kürsüsü’ne gelmesini önerdiler; aynı sırada, o zamanlar var olan özel yüksek okul işletmecisi kuruluşlardan biri, kendi yüksek okullarında bazı hukuk derslerinin öğretimini üstlenmesi önerisinde bulundu. Umar bu önerileri kabul etti ve 1970 Nisanı başından itibaren o görevleri üstlendi. 1974’de, “İcra ve İflâs Hukuku’nun tarihî gelişmesi ve genel teorisi” konulu Profesörlük takdim teziyle ve üyeleri arasında Prof. Dr. Necip Bilge’nin, Prof. Dr. Baki Kuru’nun da bulunduğu bir jürinin katıldığı süreçle Profesörlüğe yükseldi; kürsü başkanı oldu, iki kez Dekan Yardımcısı görevinde bulundu.

1978’de İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi tarihe karıştı ve öğretim üyeleri yeni kurulan üç Fakültede (İşletme Fakültesi, İktisat Fakültesi, Hukuk Fakültesi) görev aldılar (İşletme ve İktisat Fakülteleri sonradan İktisadî ve İdari Bilimler Fakültesi olarak birleşti). Umar da, İTBF Hukuk kürsüsünün diğer öğretim üyeleri, İTBF’nin hukuk kürsüsü dışındaki bazı öğretim üyeleri ve İTBF dışından gelen birkaç öğretim üyesi ile birlikte, Ege Üniversitesine bağlı Hukuk Fakültesinin kurucu öğretim üyeleri arasında yer aldı, kendi uzmanlık dalında kürsü başkanlığını üstlendi. Ayrıca o dönemde kendi Fakültesine bağlı bir yüksek okul olan (sonradan İletişim Fakültesi’ne dönüşen) Basın-Yayın Yüksek Okulu’nun Müdürlüğünü ek görevle ve üç yıl süreyle (1979-1982) yürüttü.

1980’in hemen sonrasında Evren rejiminin İhsan Doğramacı öncülüğünde oluşturduğu yeni Üniversiteler düzeni, Türkiye Üniversitelerinden, bu düzene katlanmak istemeyen pek çok öğretim üyesinin ayrılmasına yol açtı. Umar da bunların arasındaydı; daha 1983 yılında, “Ben şu gün 25 hizmet yılımı dolduruyorum; o gün itibariyle emekliye ayrılmam için gerekli işlemlerin yapılmasını dilerim” diye dilekçe vermişti. Ancak, Fakültenin o zamanki Dekanı (Ankara’dan Prof. Dr. Fırat Öztan), 1983/84 öğretim yılı sonuna yâni 1984 Haziranına kadar görevi sürdürmesini rica ettiğinde, bu ricayı yerine getirdi. Emekliye ayrılınca serbest Avukat olarak çalışmaya başladı; bu sırada Fakültenin yeni Dekanı (yine Ankara’dan Prof. Dr. Seyfullah Edis) yazıhaneye geldi ve kürsüdeki tek asistanın (sonra Profesör, Kürsü Başkanı, Dekan olan Hakan Pekcanıtez) üzerine, hem Fakültede hem de Fakülteye bağlı Adalet Yüksek Okulunda, hem Medenî Usul Hukuku hem de İcra-İflâs Hukuku öğretimi görevlerinin pek ezici bir yük hâlinde yığıldığını anlatarak, hem Fakülteye hem de Umar’ın pek sevdiği Pekcanıtez’e yardımcı olmak için, verilecek ücretin pek sembolik olmasına bakmaksızın, sözleşmeli statüde öğretim görevi yürütmesi ricasında bulundu. Umar bunu da kabul etti ve eski kürsüsünde yeni öğretim elemanları yetişinceye kadar Fakültede ders vermeyi sürdürdü.

1998’de Avukatlığı dahi bırakmış, Barodan kaydını sildirmiş ve kendisini sadece çok düşkün olduğu tarih, tarihsel coğrafya araştırmalarına, yayınlarına vermiş iken, bir konferans için dâvet edildiği Yeditepe Üniversitesinde Umar’a, kendi uzmanlık dalında öğretim üyeliği ve kürsü başkanlığı görevi üstlenmesi önerildi. Umar, bir yandan Yeditepe Üniversitesinin bir öğretim kurumu olarak pek çok yönden sahip bulunduğu üstün düzeyden etkilenerek ve bu Üniversitenin Hukuk Fakültesinin de dünya çapında saygınlığı olacak hâle gelmesine katkıda bulunmak isteyerek; bir yandan da oğullarının her ikisi İstanbul’a yerleşmiş, orada çalışmakta olduklarından dolayı, onların yanında ve onlarla daha yakından dayanışma içinde bulunmayı arzu ederek, bu öneriyi kabul etti. 2002 yılının Haziranı başından beri oradaki görevlerini sürdürmekte ve yeni Fakültesinde küçük bir enstitü kitaplığına dönüştürdüğü odasında, yayınlar listesinde görüldüğü üzere, araştırma, eser üretme, yaşının 60’lı yıllarında çeviri yapabilecek düzeye getirdiği Yunanca bilgisini ilerletme, o arada Bizans tarihçilerinin kitaplarını okuma, Türkçeye çevirme çalışmalarını sürdürmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 49 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 110 okur okuyacak.