Aydın Emeç

Aydın Emeç

Çevirmen
8.9/10
14.225 Kişi
·
57.573
Okunma
·
6
Beğeni
·
813
Gösterim
Adı:
Aydın Emeç
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1939
Ölüm:
24 Nisan 1986
1939’da İstanbul’da doğdu. Gazeteci, yazar, yayıncı ve çevirmen olarak Türkiye’nin kültür yaşamına önemli katkılarda bulundu. 1968’de Cengiz Tuncer’le birlikte E Yayınları’nı kurdu. Daha sonra Hür Yayın’ı ve 1982-1986 arasında da Cumhuriyet gazetesi kültür servisini yönetti. Bulgakov, Ehrenburg, Calvino, Kazancakis, Kundera,Vasconcelos gibi yazarların yapıtlarını Türkçeye çevirdi. Aydın Emeç, 24 Nisan 1986’da, henüz 47 yaşındayken yaşama veda etti.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
186 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Ben bu kitabı okumadan önce Sevgili Öğretmenim Hüseyin Hocam ve Sevgili Arkadaşım Yusuf'a kitabın nasıl olduğunu onlara sordum ikiside bana kitabı okurken duygulanacağımı ve çok seveceğimi söylediler bende bu kitabı satın alıp okumaya başladım daha kitabı elime alır almaz kitabın güzel bir kitap olduğunu anladım. Kitabı okuyunca resmen kendimi kitabın içinde zannettim sanki o küçük Zeze bendim. Kitabı okurken birçok yerinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kitapta unutamadığım yerlerin çoğu Zezenin yediği dayaklardı. Eğer ki ben Zezenin yerinde olsaydım hiç bu kadar dayağa ve yaşadığı acılara hiç katlanamazdım. Lafın kısası herkese tavsiye ediyorum çok güzel bir kitap.
186 syf.
Sevgili Zeze;
Bu satırları, çocukluğumdan yazıyorum sana. Tutsak bir çocukluktan yazıyorum; yoklugun aç bir canavar gibi, her şeyi yuttuğu bir dönemden.

Canım Zeze;
Ben de çocukken yaramaz bir çocukmuşum. Ama seninki gibi masum değil. Kırardım bende camları, pencereleri. Sonra annemi kızdırır, uyur numarası yapar ve kalkıp, annemin komşular için hazırladıgı kekleri gecenin bir yarısı yiyip, uyurmuşum. Tabi sabah kalktıgımda bir curcuna evde. Annemden yediğim dayaklar, senin, babandan yediğin kadar kötü olmasa da, anne terliği denen o son model silahla vurulurdum hep ve annem gerçekten çok iyi bir nişancıydı. Her defasında beni vururdu mutlaka.

Ve Canım Zeze;
Senin Portuga gibi, benim de dedem vardı. Kendisi öğretmendi, tıpkı babam gibi. Ne zaman annemden dayak yesem ya da esnaftan azar işitsem, kendisine koşar, ona bütün yedigim dayakları ve azarları anlatırdım. Beni kucağına alır, öğütler verir ve oyunlar oynardı.
Bazı geceler bize gelirler ve bizde kalırlardı. İşte o gecelerde ne kadar yaramazlık yaparsam yapayım, annem bir şey demezdi ( diyemezdi :)) ) Dedem izin vermezdi bana kızmasına annemin. Ve uyumaya gönderirken annem; dedeme, bana masal anlatması için yalvaran gözlerle bakardım. O da beni kırmaz, uyuyana kadar başımda bekler, saçlarımı okşar ve masallar okurdu. Ve uyurdum.

Canım Zezem;
Portuga'yı kaybetmenin vermiş oldugu acıyı, ruhunun en derinlerinde nasıl hissettiğini çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de dedemi elim bir trafik kazasında kaybettim. Okula giderken, karşıdan karşıya geçtiği anda, kör olası bir otobüsün altında kalmış ve oldugu yerde vefat etmişti. Bunu ilk duydugumda Zeze, o kadar yıkılmıştım ki, birkaç gün ağlayamamıştım bile. Hiçbir şey yemiyor ve içmiyordum. Bir gece dedemi rüyamda gördüm ve hıçkırıklarla ağladım. O kadar ağlamışım ki, annem ve babam paniğe kapılıp, epey kaygılanmışlar. En son, annemin kucağında oldugumu hatırlıyorum.

Canım Zezem;
Jose Mauro'ya çok teşekkür ederim seni bana tanıttığı için ve içimi dökmeme vesile olduğu için.

Canım Zezem;
Bu yazıyı sana bu kadar geç yazdığım için çok üzgünüm. Seni Seviyorum.
184 syf.
·2 günde·10/10
Kitap sürekli şiddet gören çocuk karakter Zezé ve onun hayal dünyasını okuyucuya hissettirmesi bakımından kaliteli bir eser. Sayfaları çevirince kan akisinizin olaylara göre hizlanip yavaşladığını hissedeceksiniz.

Minik kardeşi Luís, abisi Totóca, Edmundo dayı ve dindinha. Hepsi ailenizden biri olacak, en çok da Zezé.

Zezé içimizdeki yarım kalmış iyilik,
Zezé çocukluğumuzun masumiyeti...

Keyifli okumalar diler, yazar hakkında detaylı bilgi almak için bloguma beklerim. https://1yazar1kitap.blogspot.com/...ncelos-ve-seker.html
186 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Özlediğimden değil de zamanı geldiği içindi bir kere daha okumak istemem...ve hızlı hızlı atlayarak okudum, çünkü okumasam da ne olduğunu artık hatırlıyorum, hatırlamamak elde değil, 33 senedir okuyorum her sene, ve her sene, her okumada, kitabın sonunda, yine ağlıyorum. Şu anda hastayım, daha doğrusu hastalanıyorum; ancak bu beni yazmaktan alıkoymuyor, yani ateşimin artması, vücudumun dinlenmek istemesi beni engellemiyor; Şeker Portakalı, çünkü, benim çok aşina olduğum, ve bir anlamda, beraber büyüdüğüm bir edebiyat mekânı gibi. İnternette senelerce Vasconcelos'un tek bir resmini bulmak için uğraşmıştım. Üniversitede İngilizce basımlarında dahi kitabın yazarının bir resmini bulmak mümkün olmamıştı. Facebook'a 2007 yılında katıldığımda, çok uzun süre Vasconcelos'u bulmaya çalıştım. Hatta bana yardımcı olmak isteyen bir iki yabancı da oldu, ama sonuç hep olumsuzdu. Eğer yanılmıyorsam, Can yayınlarının Şeker Portakalı'nın yeni basımlarından birine, kimbilir beş mi on mu yıl kadar önce, on olamaz ama, mutlaka beş civarı olmalı, işte o basıma koydukları resim ise hepimizi etkilemişti, zaten Facebook'ta ilk gördüğüm resim de oydu, yakışıklı bir genç adam, bize siyah beyaz fotoğraftan bakıyor, ve güzel yüzü senelerce yüzünü görmeden onun çocukluk dünyasında kaybolup giden benim gibi nice insanda sevgi hissi uyandırıyordu; çünkü Zezé O'ydu, yani O, 24 yaşında intihar eden Godoia'nın kardeşi ve bahçelerde elini tutarak dolaşan genç yaşında ölmeyi seçen Kral Luis'in abisiydi , Portuga ile Kralice Charlotte'un önünde eğilerek ona hürmetlerini sunan ve sırtı yediği dayaktan yara bere içinde kalmış, içine şeytan kaçmış bizim Zezé'mizdi, ama ilginçtir ki bu fotoğrafın gerçek olmadığı ortaya çıktı, aynı isimde bir başkası, bir Meksikalı devrimcinin resmiydi bu, ve gerçek Zezé'nin resmini daha sonra görmek nasip oldu: yılların yorduğu bedeninde gözlerinde tanıdık pırıltılar gördüğümüz güleç yüzlü bir adama bakıyorduk, ve ne güzeldir ki onu çok çok iyi tanıyorduk.

Günün birinde acıyı keşfeden bir çocuğun öyküsü olan Şeker Portakalı bir yandan da nice babasızın öyküsü gibidir, bir gün bir yabancının bütün samimiyeti ve sevgisiyle kalbinde size yer açmasının öyküsüdür. Sevgi güzeldir, Dona Cecilia Paim öğretmenimizin masasındaki çiçek gibidir, o çiçek büyür ama hayat herşeyden daha ağır, 'benim suçum yok' diye ağlayan katil tren Mangaratiba üzerinizden ezip geçer... sonra bir bakarsınız, günlerce acı çekseniz de yaşamaya mahkûmsunuz ve o zaman bir küçük ses size seslenir, "üzülme küçüğüm, O göklerde". O zaman yine kelimelerin heyecanına, hayatın rengine dönmek istersiniz, ama büyümüşsünüzdür işte; yokmuş, olmamış gibi yapamazsınız ve Onun artık bir ceset olduğu gelir aklınıza. Acı çeke çeke içinizde bir şeker portakalı büyür...gerçek hayatta onu yol yapmak için bahçenizdeki diğer masum ağaçlar ve fidanlarla beraber kesseler de, içinizde acıyla sulanan bu şeker portakalı büyür, büyür, büyür. Ben de 11 yaşımdan beri Zezé ile böyle büyüdüğümü düşünürüm hep, her zaman geri dönüp mutlaka yeniden okurum onu...bir edebiyatçının dünyaya bırakabileceği en güzel miraslardan biri çünkü Şeker Portakalı...bu kadar sevgi ve acının bir arada yoğrulduğu bir kitap hayata daha iyi tutunmaya, dayanmaya, ümitvar olmaya ve acılarla sarsıldığımızda pes etmemeye davet eder bizi, biz de Zezé gibi gülümseyerek ve içimiz ağrıyarak dayanmaya ve inadına yaşamaya çalışırız.

"Ama Xururuca sensin, Minguinho"

Hasta hasta ancak bu kadar yazabildim...benim için Şeker Portakalı'nı ancak bu kadar anlatabildim...belki seneye bir kez daha okuduğumda, nasipse ve ömrüm varsa elbette, daha doğru ve daha iyi anlatabilirim gerçek düşünce ve hislerimi.
256 syf.
·7/10
İnsanların çevresine yapabileceği vahşetin sınırı nedir ?

İnsanların çevresine göstereceği sevgi ve merhametin sınırı nedir?

İkisinin de sınırı yok her halde. Peki insanları vahşet veya sevgi davranışlarına iten sebepler neler olabilir? Çok cevabı var bu sorunun. Biraz daraltalım o zaman. Beş yaşında kız çocuğuna tecavüz ederek ölümüne sebep olan insan müsveddesi nasıl o hale gelir... ? Sadece “ savaş” ve ya “ cinnet” açıklayabilir mi böyle bir insanlık suçunu?

Sorularla başladık incelemeye. Kitabı okurken bende oluşan sorular bunlar. Kosinski’nin Boyalı Kuş kitabı çok tartışıldı ya, hep aklımdaydı okumak. Ankara kitap buluşması da vesile oldu, okuduk. Ne okuma ama, kaç kere kitabı elimden bırakıp şöyle bir nefes aldım bilmiyorum. Okumanın zorluğu yazımından değil anlatılandan. Okuyucunun zihninde ve vicdanında büyük yaralar açarak ilerliyor kitap biri biterken diğeri başlıyor şiddetin, zor iş bu yaralarla okumaya devam etmek.

Kosinski tartışmalı bir yazar, kimisi roman otobiyografik dese de kimisi çoğunun kurmaca olduğunu söylüyor. Zira anlatılanlar yenilir yutulur türden değil, büyük ithamlar var Avrupa’lı uluslara. Kitapta hiç yer ismi verilmese de buraların Alman sınırı ve Polonya olduğu biliniyor. Haliyle de yalanlanıyor anlatılanlar ve yazara saldırılar yapılıyor. Kim haklı kim haksız bilmiyorum ama bildiğim savaşın çok kötü bir şey olduğu. İkinci Dünya savaşı gibi çok güçlü ve sarsıcı bir savaşın içinde 6-7 yaşlarında güçsüz ve biçare çocuğun, köylerde ve dağlarda hayatta kalma mücadelesinin anlatılması ve bunların otobiyografik izler taşıdığının ima edilmesi çok manidar aslında. Boyalı kuş romanının yaşanmış veya kurmaca olduğu İkinci Dünya savaşında milyonlarca masum insanın işkence gördüğü ve öldürüldüğü gerçeğini de değiştirmiyor. Sistematik olarak katledilen yahudiler, fırınlarda yakılan, bedenlerinde biyolojik deneyler yapılan, yağından sabun yapılan yahudiler ve niceleri. Günümüzde ise bu facianın baş mimarlarından birisinin kitapları okunup bazen de övülüyor!! Ne denilir şimdi. Her yer Yahudi düşmanıyla dolu, öyle ki eline geçse ne yapacak Allah bilir! Siyasilerin hatalarıyla kocaman bir dine mensup kişilerin tümü cezalandırılır mı? Bu ayrımları ne zaman yapabileceğiz acaba...
Terör olaylarının çok olduğu bir dönem aile büyükleriyle haberleri izlediğimiz bir vakit, büyüklerimden birisi “hepsini öldüreceksin bunların, tepelerina atom bombası atacan ki bir tanesi bile kalmasın” demişti. Benem de tepem attı, ve biraz da sinirli dedim ki “ Şimdi, şurada beş altı yaşlarından onlardan bir kız çocuğu olsun sende de tüm yetkiler var. Al öldür. Büyüklerinin tüm suçunu ona yükle ve işkence yap hadi. Yapabilir misin ulan!!!”. “Ulan” benim ayıbım oldu, bazen tutamam kendimi. Kimsede çıt yok...

Savaş çok kötü, insanlığın vicdanına da aklına da aykırı ya, en kolay çare görüldüğünden çoğu zaman bu yola başvuruluyor. Geri zekalı ve ilkel siyasilerin verdikleri kararlarla milyonlarca insan ölüyor. Milyonlarca insan ve diğer canlılar ve Dünya ölüyor. Yüzyıllardır birbiriyle savaşan Avrupa ulusları ikinci dünya savaşından sonra, savaşın paylaşılamayan enerji ve sanayi kaynaklarından çıktığı teziyle AKÇT topluluğunu kurarak şimdiki Avrupa Birliğinin temellerini attılar. Kim inanırdı ki neredeyse tüm Avrupa’da eşya ve insanlar sınır olmaksızın özgürce dolanabilecek. Paylaşılamayan enerji ve sanayi kaynakları!... Savaşların asıl amacı budur ya bahanesi çoktur. Hiç yazmaya gerek yok, her gün ayrı bir bahane duyuyoruz zaten. İki taraf savaşıyor, iki taraf da ölenine şehit diyor. Tuhaf yahu, çok tuhaf.

Diyorum ki, insanlık tarihinde uzun vadede hep iyiye gidiş var, bundan sonra da öyle olacak. Hiç enseyi karartmayalım.Tüm insanlık bir gün, bilimin ışığında düşünce ve ekonomik özgürlüğüne kavuşup refah içinde yaşayacak. Dini ve ırksal ayrımlar, kültürel farklılıklar dünya zenginliği olarak kabul edilecek ve korunacak. Tüm zenginlikler tüm canlılarca paylaşılacak.

Çok mu iyimser oldu...

Olsun...
256 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Boyalı Kuş kitabını yorumladım: https://youtu.be/danHMzhKVrY

Şubat 2014. İkinci Dünya Savaşı'nın 70 yıl sonrası.

Polonya'nın Oświęcim şehrindeki Auschwitz Birkenau toplama kampında dolaşıyorum. Soğuktan nefesim donuyor. Aynı doğduğum yeri hayatımın en başında belirleyemediğim gibi Auschwitz Birkenau'da da nefesimin soğuktan donup donmamasını belirleyemiyordum. Esirlerin kaldığı koğuşların içerisinde geziniyordum fakat bu koğuşların benim bugüne kadar yattığım yataklarla aralarında büyük farklılıklar vardı. Nedense ranzaların arasındaki mesafe bir insanın ancak girebileceği boyuttaydı, yataklar tahtadandı ve tabii ki de her yer soğuktu. Aldığım nefes soğuktu evet ama en azından oksijen karbondioksit dengesi arasında bir şekilde yaşam savaşımı zehirli gazları solumadan verebiliyordum.

Peki, ızdirari kaderine göre kendisinin engelleyemeyeceği bir şekilde kanatları boyanan ve aslında diğerleriyle aynı türden olmasına rağmen diğer kuşların arasına boyalı olarak salınan bir kuşun sırf ırksal farklılıktan dolayı saldırıya uğraması neden bugünkü hayatıma kadar sözkonusu olmamıştı? Bülbülü Öldürmek'teki küçük kız Scout'ın bile farkına vardığı gerçek olan "Bana kalırsa tek bir tür insan var. İnsanların hepsi insan." cümlelerinin farkına bir tek acımasız devlet liderleri mi varamamıştı?

Peki, Jerzy Kosinski'nin 1976 yılında yazdığı yazısında belirttiği gibi bir gün Manhattan'daki dairesinde otururken kapısına gelen ve Kosinski'yi kötü bir şekilde cezalandırmak isteyen adamlara Boyalı Kuş kitabını kuzenim yazmış demesi de neyin nesiydi?

Bakın. Bizim kalkmaktan erindiğimiz yataklarımız salt tahtadan veya demirden değil. Yataklarımızda 10 kişi yanyana uyumuyoruz. Yeni bir güne uyandığımız odalarımız soğuk değil. Türk ve Müslüman olmaktan ötürü çalışabilir durumdaki insanlarımız en kötü koşullarda Polonya'nın insanın ruhunu donduran havasında çalıştırılmıyor, çoğusu baba parası yiyip Instagram'da hikayeler paylaşıyor. Çalışamayacak durumda olanlarımız da gaz odalarına alınıp nefeslerine gaz verilmiyor. Canımız bir şey çektiğinde istediğimiz zaman etrafımızda çıkıp bir şeyler alabileceğimiz bakkallarımız, marketlerimiz var, elektrikli ve dikenli tellerimiz yok. Çoğu zaman istediğimiz şeyi yiyip içebiliyoruz. Çocuklarımız da bir şekilde okullarına devam edip sistemi eleştiriyor, birilerinin kararıyla gaz odalarında öldürülüp öldürülmeyeceği tartışmalarında hiç adları geçmiyor.

Pekala. Bizim boyalı kuş olmamamızın nedeni ne? Neden biz masum insanları da bir yerlerde toplayıp sebepsizce öldürmüyorlar? Kaderimize suç bulduğumuz bu ülkede yaklaşık 75 yıl öncesindeki o insanlar kaderleri hakkında en azından düşünmeye fırsat bulabiliyorlar mıydı?

Sorular var her zaman cevaplanması gereken. Fakat o toplama kamplarındaki karların üstüne yürüyüşümü şu kitabın verdiği hissiyatı da yanıma alarak tekrarladım. Milyon tane çıplak ayakla beraber yürüdüm bu sefer. Seçmemeyi seçmeyi istedim ama beni de sağa veya sola yolladılar işte. Hayır da diyemedim. Seçme ve seçilme hakkım diye bir şey yoktu çünkü. Yaşama hakkım başından beri yok gibi görünüyordu zaten.

Kızgınım, rahatsızım, iğreniyorum, sinirliyim. Hepsi de bu kitabın yüzünden. Gerçekler her zaman insanın yüzüne vurulduğunda daha gerçektir derler ya, Boyalı Kuş da aynı günlük hayatta anlık olarak hissettiğimiz öfke, iğrenme ve sinirlenme gibi gerçek. Öfkelenmelisin çünkü bu olayların hepsi gerçekti. İğrenmelisin çünkü kendi hayatınla karşılaştırdığında iğrenebilecek kadar kötü gerçekler var.

Ne bundan 75 yıl önce doğduk, ne de siyah ya da Yahudi olarak doğduk. Ama öyle de doğmuş olsak ne fark ederdi ki? İnsanların hepsi zaten insan değil miydi sadece? Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, etnik köken gibi sınıflandırmaların aslında sınıflandırma olamayacağından pek çok kez bahsetmedik mi televizyonlarda, gazetelerde, arkadaşlarımızın arasında?

En iyisi ne yapalım biliyor musunuz? Biz de Kosinski'yle beraber bir kuş olalım ve atlayalım boya kazanına. Sonra da ne olursa olsun.
182 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
> Merhaba, bilmem farkında mısın? Ama bugün seninle yollarımız yine kesişti ve sen benim bir incelememi daha okuyacaksın. Ama maalesef üzülerek ifade etmem gerekir ki, bugün bu incelemem pek keyif verici geçmeyecek gibi görünüyor. Konu başlığından da anladığın gibi, bugün burada konumuz Zezé! Evet, evet o masum, kendi halinde, iç dünyasında hayalleri ile yaşayan bizim küçük Zezé. Aslında hep gördüğüm, ama bir türlü elimin gitmediği bir romandı Zezé’nin yaşadıkları. Gerek burada, gerek başka kitap ve edebiyat platformlarında sıklıkla karşılaşırdık kendisi ile ama bir türlü şahsen tanışma imkânım olmamıştı Zezé’yle. Zaman içerisinde, okumak istediğim bu tür popüler birçok eserin benim şahsi kitaplığımda yer aldığını fark ettim. Hatta geçen bir siparişimde dalgınlıkla, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabını ikinci kez sipariş etmişim. Bu hatamı, kitaplar geldiğinde fark ettiğimde, Osman Balcıgil’in Nefesi Tutku Olan Kadın: Afife Jale adlı kitabı ile telafi ettim. Benim yoğun tempo geçen iş ve ev hayatımdan dolayı okuyamadığım ve okumak istediğim o kadar çok şey var ki, bazen bırakın diğer olmayanları, elimde olanlara bile ömrüm vefa etmeyecek diye korkuyorum doğrusu. Neyse, konumuz Zezé’ydi ve en sonunda kendisini ile tanıştığım ve yakın zamanda okuduğum, bitirdiğim bu güzel esere dönelim tekrar.

“Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” s.11

> José Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan ve elimde olan Şeker Portakalı adlı kitap (Mustafa CANBEK tarafından çevrilmiştir). 1968 yılında Rio de Janeiro'nun Bangu mahallesinde geçen ve yazarın kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos, Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor biz okurlara. Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Bu gururlu, ama fakir ailenin katlanabileceği zorluklar önlerinde bir dağ yığını gibi dururken, bizim küçük Zezé’nin yaptığı haylazlıklar ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklıkları onları bir hayli üzmekte ve düşündürmektedir.

“Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getirir misiniz?” s.20

> Manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesini heyecan verici yeni bir dünyaya dönüştürür.

“Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

> Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni ile tanışacağız ve kocaman yürekli bu küçücük Zezé’nin öğretmenini memnun etmek için çırpınışına şahit olacağız.

“Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

> Üzüntüsünden kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız. Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip ve kendisini dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar.

“Yarasaların, çocuklarının kanını emen vampirler olduğunu söylerdi.” s.41

> Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşıyor. Biliyor musun Zezé? Ben sen de, benim çocukluğuma dair birçok şey okudum ve sen her ne yaşadıysan, ona yakın bir kader ortaklığım vardı seninle. Aklıma küçükken, yarıyıl tatillerinde simit sattığım, şeker imalathanesinde fındıklı şeker ve horoz şekeri kalıplarına döktüğüm sıcak şerbet geldi. Küçüktüm ve her defasında kendime; “bu sefer ellimi yakmayacağım!” desem de, kalıba sıcak şerbet dökerken her defasında yandığım geldi. Kader ortaklığımızın tek eksik yanı, fakir de olsan, senin anne ve babanın yanında olmasıydı. Oysa benim kendisine kazandığım para ile hediye alabileceğim bir babam asla olmadı ve annem ise bir fabrikada çalışıyordu, ama benden 3500 km kadar uzakta, bilmediğim bir yaban eldeydi ve orasına Almanya diyorlardı. Evet, zamanında çok giden olmuş. Kimin yakını ya da canı gitmemiş ki oralara?! Yaşadığın bu hayat sana ne kadar zorsa, bana da bir o kadar zordu ve benim de içimden geçenler çoktu. Hâlâ o günleri düşündükçe içimden geçiyor o şeyler!

“Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

> Zezé, zeki ve kurnaz bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler. Bir akşamüstü Zezé babasına şarkı söylemeye karar verir, ama babasını mutlu etmek isterken, Zezé’nin hiç beklemediği bir son ile biter o gün. İşte burada aklıma, eskiden benim de küçüklüğümde yaşamış olduğum olumsuz hadiseler gelmedi değil. Hangimiz Zezé gibi küçüklüğümüzde sıkıntılar ya da olumsuzluklar yaşamadık ki? Eminim birçoğumuz yaşadık bunu… Bu eser alışılmadık bir hikâyeye dayanmakta, ama içerik olarak biz okurları da doğrudan ve duygusal olarak içine çeken bir öyküyü barındırmaktadır. Yazar, Zezé'nin çekmiş olduğu sıkıntılarını biz okurlara iletiyor ve onun, küçük Zezé’nin yaratıcı tarafı ile hayata karşı nasıl başa çıkılabileceği stratejisi arasında iyi bir denge kuruyor. Eserde hayatın küçük çocuğa karşı olan sertliği çok açıktır, ancak edebi yazım ve söylem dili biz okurlara hiç ağır gelmez. Kocaman bir dünyada, yalnız bir çocuğun gözünden hayatta kalma öyküsünün ve sevgiyi arayışının edebi yanıdır Zezé'nin çekmiş oldukları! Eğer bugüne dek yaşadıklarımızı biraz olsun anlayabilmiş ve o meşakkatli yoldan geçmişsek, o zaman, bu güzel varlıkların (çocukların) dünyasını, duygularını unutmayıp, onlara gereken ilgi ve şefkati göstermeliyiz.

“Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

"Daha çok anlat” dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız." s.157

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
256 syf.
İÇİNİZİ PARAMPARÇA EDECEK BİR KİTAP: Boyalı Kuş

Herkese merhaba bu kitabı fazi abla'nın #18793152 incelemesini okuduktan sonra "gerçekten okumalıyım" düşüncesiyle alıp okudum. Ve iyi ki okumuşum.
Teşekkürler Fazi abla =))

Öncelikle kitabın yazarından bahsetmek istiyorum. "Jerzy Kosinski". Çocukluğu tam da 2. Dünya savaşı yıllarına denk gelmiş (ne şanssızlık değil mi :/ ) ve belki de savaşın bıraktığı kalıcı etkiler yüzünden 1991 yılında 58 yaşında intihar etmiş. İntihar öncesi'nde bıraktığı not ise:

"Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin."

Bu arada bu kitap yazarımızın ilk kitabı. Bu kitabı savaştan sonra Amerika da yaşamaya başladığından bir süre sonra 1965 yılında yazıyor.

Kitabın kapağından da bahsetmek istiyorum. Kitabın kapağında adını veren Boyalı bir kuş resmi var. Peki boyalı kuş neyi temsil ediyordu? Boyalı bir kuş ise ne olurdu ki?
Sonuçta o da bir kuş ve kendisine benzemese de diğer kuşlar gibi uçuyordu. Ama işler öyle yürümüyor işte. Sen boyalısın farklısın yani.Farklılıklar olamaz. Boyalı kuş olamaz!
Aynen eserimizdeki insanlarda bu düşünce hakim. Esmer bir birey olamaz!!! "Esmer bir bireyin olduğu yerde uğursuzluk, felaket olur." düşüncesi hakim o dönem insanlarında. Yahudi olduklarını ve bu yüzden diri diri yakılmak istendiklerini söylemiyorum bile =(

Kosinski de kitabında bunu anlatmaya çalışıyor. Biliyorsunuz İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya da birçok "Yahudi" aile, çocuklarını Almanya da öldürülecek korkusuyla (sırf Yahudi oldukları için) trenlerle Avrupa'nın kuzey ülkelerine yolladılar. Sayılara göre (tam doğru mu bilmiyorum) tam 700.000 çocuk savaştan önce Almanyadan çıkartıldı."700.000". Üstelik aileler tanımadıkları kişilere para verip çocuklarını orada bakmak üzere kişilere teslim etmek üzere verdi bu parayı. Artık o Yahudi ailelerden parayı alan kişiler çocukları bakmak üzere birisine teslim etti mi? yoksa parayı alıp kaçtı mı?

Orasını siz düşünün

Kitapta da Yahudi ve esmer olduğundan dolayı Polonya'ya götürülen bir çocuğun hikayesi anlatılır. Sırf 'Esmer' olduğu için sırf 'Sarışın' olmadığı için ne acılar çekti o çocuk. Ne şiddetler gördü. Her zaman göç etmek zorunda kaldı köyden köye. Hangi köye gitse sıkıntı oluyordu farklı görünmesi. Sizce çok mantıksız değil mi 7-8 yaşında bir çocuk o zamanki Almanyasındaki durum yüzünden Ailesinden ayrılmak zorunda kalıyor. Hiç tanımadığı bir Ülkeye geliyor ve burada da çoğu insanlar (%95'i)sırf Esmer ve Yahudi olduğundan dolayı köylerine uğursuzluk gelir düşüncesi ile onu öldürmek istiyorlar. Bazen onu dövüyorlar bazen ise öldürülür korkusu ile köyden köye kaçıyor kahramanımız.


Kitabı ara ara sinirlenip birkaç yere fırlattığım bile oldu. "Sonu gelsin artık" diye söylendiğim de oldu. Yarattığı etkiyi siz düşünün!

Kitabın dili gayet akıcı ama anlatılanlar sizi ne kadar "sersemletir" bilmiyorum. Bu kitabı herkes okumalı kanaatindeyim.

Kitaptan birkaç Alıntıda paylaşmadan olmaz sanırım;
#31173815
#31174066
#31175739

Son olarak;

ÇOCUK VE SAVAŞ

Hiçbir çocuk
Savaş istemez
Bilir ki
O savaşın ilk günü
Çocukluğunun son günüdür.
(CİHAN DEMİRCİ)

Savaşsız bir Dünya temennisi ile
Kitaplarla kalın =)
280 syf.
·4 günde·8/10
“José Mauro De Vasconcelos” “Güneşi Uyandıralım” kitabı ile tekrar karşımıza “Zeze” karakterini çıkarıyor. Zeze yine bildiğimiz Zeze… Devasa bir hayal gücü... (Hayal gücü o kadar yüksek ki bazen hayal ettikleri şeyleri okurken karıştırabiliyorsunuz.) Yine hüzünlü bir Zeze… Yine yaşamdan bıkmış bir Zeze… Ve yine umut dolu bir Zeze… “Şeker Portakalı” ile çocukluk dönemini okuduğumuz Zeze’nin şimdi ise ergenlik çağındaki yaşamını okuyoruz. Şeker Portakalı’nda olan yaramazlıklar, komiklikler ve hayaller yine burada da var. Kitabın ilk 50 saylayasına gelene kadar size aynen Şeker Portakalı tadını veriyor. Fakat sayfalar ilerledikçe nedendir bilmiyorum, o tattan uzaklaşmaya başlıyorsunuz. (Muhtemelen Zeze’nin yaşından dolayı yaptığı yaramazlıkların sayısının azalması ve büyüdüğü için hayal dünyasının temel taşlarını yavaş yavaş terk etmesi olabilir. ) Yani eğer oran verecek olursak içindeki “Şeker Portakalı” tadı yüzde 70’lerde diyebiliriz. Ben kesinlikle Şeker Portakalını okuyan herkese aynı zamanda serinin diğer kitaplarını da tavsiye ediyorum. Her ne kadar geri kalan iki kitapta Şeker Portakalı kadar kaliteli olmasa bile. Tek başlarına dünya sırlamasına girebilecek eserler. “Güneşi Uyandıralım” kitabı da böyle çok kaliteli ve akıcı bir eser olmuş. “Güneşi Uyandıralım” ile “Şeker Portakalı”nın arasındaki farklara bakarsak: Zeze kendi ailesinden alınıp farklı bir aileye veriliyor. ( Kendi ailesinden çok fazla şiddet gördüğü ve mutlu olmadığı için aslında durumundan memnun görünüyor.) Fakat Zeze bu ailede yine istediği sevgiyi göremiyor. Her zaman dediği gibi sevgisiz yaşanmaz ki. Zeze zaten yaşamak istemiyor. Aradığı şey tekrar sevgi oluyor. Sevgiyi aradığı için tekrar hayal dünyasını zenginleştirmeye başlıyor. Gerçek hayatta bulmadığı sevgileri kendi dünyasında kurmaya başlıyor. Siz de hemen o dünyaya girmeye başlıyorsunuz. Yeni arkadaşlarımız karşımıza çıkıyor. Kurbağa, Dadada, Maurice Chevalier, Fayolle…
Yeni Arkadaşlarımız ve yeni çevremiz; aynı hayal dünyamız ve Zeze… Keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aydın Emeç
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1939
Ölüm:
24 Nisan 1986
1939’da İstanbul’da doğdu. Gazeteci, yazar, yayıncı ve çevirmen olarak Türkiye’nin kültür yaşamına önemli katkılarda bulundu. 1968’de Cengiz Tuncer’le birlikte E Yayınları’nı kurdu. Daha sonra Hür Yayın’ı ve 1982-1986 arasında da Cumhuriyet gazetesi kültür servisini yönetti. Bulgakov, Ehrenburg, Calvino, Kazancakis, Kundera,Vasconcelos gibi yazarların yapıtlarını Türkçeye çevirdi. Aydın Emeç, 24 Nisan 1986’da, henüz 47 yaşındayken yaşama veda etti.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 57.573 okur okudu.
  • 1.557 okur okuyor.
  • 23.604 okur okuyacak.
  • 721 okur yarım bıraktı.