Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli

Yazar
Derleyen
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.5
114bin Kişi
okuyor-dolu
446bin
Okunma
v3_begen_dolu
24bin
Beğeni
goz
327bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Tam adı
Ömer Zülfü Livaneli
Unvan
Türk Müzisyen, Senarist, Politikacı, Yazar ve Yönetmen
Doğum
Ilgın, Konya, Türkiye, 20 Haziran 1946
Yaşamı
Zülfü Livaneli, (d. 20 Haziran 1946, Ilgın), Türk müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve yönetmen. İlk yılları Tam adı Ömer Zülfü Livanelioğlu’olup, aslen Artvin’in Yusufeli ilçesinden olan Livanelioğlu ailesinin büyük dedeleri Ömer Efendi 93 Harbi’nde Artvin’in Ermeni ve Rus işgaline uğraması üzerine Erzurum’a gelerek Ahmet Muhtar Paşa’nın ordusuna katılmıştır. Ömer Efendi Harput Redif Taburu’na mülazım rütbesiyle atanır. Daha sonra burada çıkan çatışmada şehit düşer. Ömer Efendi’nin tek oğlu olan Zülfü Efendi, Türkiye’nin muhtelif yerlerinde sorgu hakimi olarak görev yapar. Soyadı Kanunu çıktığında babasının geldiği Artvin/Yusufeli/Livane Sancağına izafeten Livanelioğlu soyadını alır. Zülfü Efendi’nin erkek çocuklarından üçü de hakim olmuştur. En büyükleri ve Zülfü Livaneli'nin babası olan Mustafa Sabri Livanelioğlu, Yargıtay Başkanlığı’na kadar yükselmiştir. Kariyeri Ankara Cumhuriyet Lisesi mezunudur. Daha sonraki tarihlerde ABD Fairfax Konservatuarı'nı bitirmiştir. Zülfü Livanelioğlu bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel'in eşi olan eniştesi Turhan Yücel'den Ilgın'da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde öğrendiğinde, eniştesi Turhan bey'in kendisine hayatını değiştirecek bir sermayeyi hediye ettiğinden haberi yoktu. Zülfü Livaneli, müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri Joan Baez, Maria Farantouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam gibi onlarca yerli ve yabancı sanatçı tarafından yorumlandı. Kültür, sanat ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300'e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı. Türkiye'den ansızın ayrılarak İsveç'e sürgün yıllarında bulaşıkçıklık dahil muhtelif işlerde çalışan Livaneli'nin en büyük arzusu bir gün Türkan Şoray ile tanışabilmek ve o zaman Türkiye'de suçlanan kişilerin uğrak yeri haline gelen İsveç'te bulunan ünlü yazar, gazeteci veya şairlerle karşılaşabilmekti. Bugüne kadar dört uzun metrajlı film yönetti: "Yer Demir Gök Bakır", "Sis", "Şahmaran" ve "Veda". Valencia Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ve 1989'da Montpelier Film Festivali'nde "AltınAntigone" ödülüne layık görüldü. "Sis", "En iyi Avrupa Film Ödülü"ne aday gösterildi. Sanatçının filmleri Türkiye, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre ve Japonya'da gösterime girdi ve BBC, WDR, İspanya, Kanada ve Japon televizyonları gibi birçok televizyon şirketine satıldı. Ekim 1986'da Cengiz Aytmatov'un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City'de toplanan Issyk-Kul Forumu'nda yer aldı. Livaneli, Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur Miller, Mikhail Gorbaçov, Mikis Theodorakis gibi ünlü kişilerle birlikte dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulundu. 1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO (Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu) tarafından büyükelçilik verilen sanatçı Livaneli, 1978 yılında yaptığı "Nazım Türküsü" adlı albümde Nazım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları bir araya getirdi. "Arafatta bir çocuk", "Geçmişten Geleceğe Türküler", "Sis", "Orta Zekalılar Cenneti", "Diktatör ile Palyaço", "Sosyalizm öldü mü", "Engereğin Gözündeki Kamaşma" ve "Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm" ve "Mutluluk" ve Leyla'nın Evi, Sevdalim Hayat, Son Ada ve Sanat Uzun, Hayat Kisa, Serenad kitaplarının yazarı olan Livaneli, hâlen Vatan Gazetesi'nde köşe yazarlığına devam etmektedir. Sanatçı uluslararası kültür çevrelerinde tanınmakta ve saygı görmektedir. Ömer Zülfü Livaneli Ülker Hanım'la evlidir ve bir kızı vardır. Kızı Aylin Livaneli eğitimi ve yaptığı pek çok işten sonra müzik ile ilgilenmiş. 5 albüme imza atmıştır. Müziğe ara veren Aylin Livaneli şuan yurt dışında ekonomi üzerine eğitim almaktadır. Yayınlanmış 3 kitabı bulunmaktadır. Livaneli vejetaryendir. 19 Mayıs 1997 tarihinde, Ankara Hipodrom meydanında verdiği konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini gerçekleştirme ünvanını kazanmıştır. Siyasi kariyeri Livaneli 1994 yerel seçimlerinde, Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday oldu. Anavatan Partisi'nin adayı İlhan Kesici, Refah Partisi'nin adayı Recep Tayyip Erdoğan ve Doğru Yol Partisi'nin adayının Bedrettin Dalan olduğu çekişmeli seçim sürecinde oyların %20,30'unu alan Livaneli üçüncü geldi. Erdoğan ise %25,19'luk bir oranla Belediye Başkanı seçildi. Livaneli, 2002 genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'den İstanbul milletvekili seçildi. Partinin 13. Olağanüstü Kurultayı'nda yeter sayıda imza bulamadığı için genel başkan adayı olamadı ve parti yönetimini ağır şekilde suçlayarak istifa etti. Livaneli, istifasını açıklarken şunları söyledi: "CHP yönetimi, Atatürk'ün laik, devrimci, halkçı, çağdaş ve reformcu çizgisini 21. yüzyıla taşıyamadığı için ülkemizi içinden çıkılması güç bir siyasi karmaşaya sürükledi. Bu büyük tarihsel ve siyasi kaymayı engelleyebilmek ve CHP'yi özündeki devrimci, reformcu ilkelere tekrar kavuşturabilmek için, parti içinde her düzeyde büyük çaba harcadım. Ama ne yazık ki bu çabalar da diğerleri gibi sonuçsuz kaldı. Partideki muhalif fikir ve kişileri yok etme alışkanlığı, bu kurultaydan sonra da bir kıyıma dönüşerek devam ediyor. CHP içinde kalarak mücadele etme yolları artık tükendi. Parti, örneği görülmemiş bir şekilde antidemokratik ve oligarşik bir yapıya dönüştürüldü."
481 syf.
·
8/10 puan
Ne zaman insan kalabalığı içerisinde yüreğim sıkışacak gibi olsa Zülfü Livaneli' nin "Serenad" kitabını açar 88. Sayfayı okurum... Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru ..., insanlara karşı kendini koru! Zülfü Livaneli, Serenad
kamera
Serenad
yildiz
9.0/10 · 103,6bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
330 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Yapabileceğim en zor inceleme bu olacak. Çünkü şu anda bilincim yerinde değil ve kafam düzgün çalışmıyor. Saatlerdir bu kitabı okumaya çalıştım. Kitapta Ahmet adli bir karakterimiz var. Kendisi çok takıntılı ve bazi sorunlari ya da hastaliklari var diyebiliriz. Yaşadığı mevkide olan bir ölüm sonucunda gazeteci bi kadınla tanışıyor. Kadinla samimi olduktan sonra da ikiz kardesi Mehmet'in ilgi çekici hikayesini anlatmaya başlıyor. Neyse kitap hakkinda anlatacağım bu kadar. Asil onemli olan bana ne hissettirdigi. Ben çok kitap okudum ama sunu diyebilirim ki bu kitap kadar etkileyenini görmedim! Bu sitede hangi kitaba 10 puan verdiysem bu kitabi okuduktan sonra o puani 0 yaparım... Bu kadar etkileyici bu kadar şaşırtıcı bu kadar muazzam bir kitap ben ömrümde okumadım. Eliniz kanda bile olsa,ne okuyorsaniz okuyun yarida birakio direk bu kitabi okumaya başlayın. O kadar cok emin olarak soyluyorum ki bu kitabi okuyamadan ölen bir insan hiç yasamamis bile sayilabilir. O kadar tuhaf hisler yasatti ki bana. KESİNLİKLE OKUYUNUZ!
kamera
Kardeşimin Hikayesi
yildiz
8.8/10 · 80,7bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
484 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Kaç kitap oldu bilmiyorum ana karakterinin kadın olduğu bir roman okumayalı. Yazar Zülfü Livaneli olunca, romanın geçtiği yer Türkiye, kadın da dul olunca birçok gerçeklere, birçok olmaması gereken ama olan konulara da değinmiş yazar. Evlilikten, giyime, iş hayatından aile hayatına kadar birçok konuya değinmiş ve mesajlarını da vermiş Livaneli. Gerçi kitap baştan sona mesajlarla dolu, Kırım Türklerinden, ülkemizde yaşayan ve zorluklar çekmiş olan Ermeni ve Kürt vatandaşlara, Almanya faşizminden kaçan - kaçamayan Yahudilere kadar birçok konularda mesajını vermiş ve görüşlerini belirtmiş. Tarihimizin ayıplarını dile getirmiş, ayıplar olduğu için de hiç dile getirilmeyen ayıpları olması da işin boyutunu daha da büyütmüş. Hiçbir hükümetin, devletin masum olmadığının en güzel örneklerinden biri. Hiçbir iktidarın başındaki kişi eline silah alıp birini öldürmemiş olsa da verdiği kararlarla, izlediği yollarla birilerinin ölümüne, birilerinin üzülmesine sebep olmuşlar hatta hâlâ da olmaktalar. Kitabı okuyunca, bu tarihimizdeki bilinmeyen öldürmeleri görünce (bilinen öldürmeleri de tarih derslerinde övünerek ders diye işleriz) insanın duygulanmaması, duygulanırken de öfkelenmemesi elde değil. Maya’nın da dediği gibi, birilerinin saçma iktidar mücadelesi yüzünden, insanlar birbirine kavuşamamış ve acılar yaşanmış. İnsanların mutluluğu, iktidar oyunları arasında ne kadar da zavallı bir konu haline gelmiş. Serenad, bu iktidar oyunlarının altında kalan, acılar yaşayan, kavuşamayan hatta ayrı düşen, isim değiştirmek zorunda kalan, yetmezmiş gibi din ve milliyet değiştirmek zorunda da kalan insanların anlatıldığı, gerçek konulara dayanan son derece duygu yüklü bir roman. Tarihin, tarihimizin görünen yüzünün olduğu kadar görünmeyen yüzünün de anlatıldığı bir roman. İngiltere’nin, Rusya’nın, Almanya’nın ve ne yazık ki Türkiye’nin ayıplarının anlatıldığı, dile getirilmeyen, dile getirilmekten kaçınılan olayların yazıldığı, yazıldıktan sonra da büyük bir farkındalık yaratarak da 73. Yıl sonra en azından bu ayıba karşılık bir anma törenine de vesile olabilmiş bir roman. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin çektiklerini anlatırken Livaneli ara ara ülkemizdeki benzer olaylara da göndermeler yapıyor, belki de topraklarımızın gördüğü en büyük utanç kaynağı olan 6-7 Eylül olaylarına göndermeler yapıyor. Tarihimize baktığımda, oğlunu öldürten, kardeşlerini boğdurtan, kendilerine haremler kuran padişahlarımızı bir ayıp olarak görürdüm, 6 – 7 Eylül olaylarını da en büyük utanç kaynağımız olarak görürken yanında da Madımak’ı, Maraş’ı ve Çorum’u bilirdim ama bizzat devlet tarafından olan daha birçok utanç kaynaklarımız da varmış, bilmiyordum hiçbirini, duymamıştım çünkü. Devletin ayıbı olunca demek çok güzel bir şekilde saklanabiliyormuş. “Demek ki biz fark etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik. Bizans’tan kurtul, Osmanlı’dan kurtul, Arap kültüründen kurtul... Şimdi de yeni moda: “Kemalizm’den kurtul!” Mavi Alay’ı sakla, Struma’yı sakla, Ermeni olayını sakla.” Zülfü Livaneli’ni tanımayan yoktur zaten, filmleri uzun uzun konuşulur, müzikleri keyifle dinlenir ve artık biliyorum ki yazarlığı da bir o kadar iyiymiş. Konuşma Türkçesi ile yazıldığı için okunması gayet kolay ve anlaşılır bir dil ile yazılmış. Roman içinde farklı teknikler kullanmış ama kitabın akıcılığından hiçbir şey kaybettirmeden yapmış bunları, senaryo yazarı olmasının da bu durumda büyük bir etkisi var diye düşünüyorum. Keyifle okunacak, okurken duygulanma yaşayacağınız, yer yer belki de bir bütün olarak sinirleneceğiniz kişilerin, kurumların olduğu güzel, okunması gereken bir eser. Kitabı okurken sürekli aklıma Roberto Benigni’nin yazıp yönettiği ve oynamış olduğu, belki de 100 yılın en iyi filmlerinden biri olan “Life is Beautiful” aklıma gelmişti, kitabın sonlarına doğru da yazarın bu filme gönderme yapması çok hoştu. youtube.com/watch?v=ZpA0l2WB86E
kamera
Serenad
yildiz
9.0/10 · 103,6bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
160 syf.
·
1 günde
·
3/10 puan
Livaneli neden bence kötü bir yazardır?
YouTube kitap kanalımda Huzursuzluk kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: youtu.be/dR12B0gIkhg "İnsanın karnı tok, sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması, merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır." Wolfgang Borchert Onbinlerce defa okunmuş olan ve kendi açımdan 10 üzerinden 3 puandan fazlası etmeyecek bu roman için sunduğum tezlere antitez sunabiliyorsanız, kavgacı veya tartışmacı bir üslupta değil eleştirel değerlendirmelerinizi haklı temellere dayandırarak yorumlar yazarsanız sevinirim. Çünkü bu kitap Goodreads'de pek çok kişinin olumsuz olarak eleştirdiği, 1000kitap'ta ise pek çok kişinin olumlu olarak eleştirdiği ilginç bir kitap. Öncelikle kitabın ve Livaneli'nin kendi açımdan olumsuz yönleriyle başlayayım. Çoğunluğu Mardin'de geçen ve IŞİD örgütünün de büyük etkilerinin görüldüğü, Yezidi kadınların çektiği işkencelerin anlatıldığı bu romanda, biraz Mardin mekanından bahsedelim. Sonuçta tipik bir Mardin evi, kentsel yapıyı, Mezopotamya ovalarıyla görsel bir bağlantı kurabilecek şekilde dikey değil yatay bir şekilde planlatmıştır. Verimli saatlerde güneşi içeri alabilmeyi de hedefleyen bu geleneksel mimariden tabii ki de uzun uzadıya bahsetmeyeceğim ama Livaneli'nin ilk olarak hangi konularda eksik ve bilgisiz olduğunu söylemek istiyorum. Öncelikle kurgu bir kitapta mekan kullanımını eleştirebilmek için kendimize, "Mekan, roman kişilerinin kişilik ve kimliklerinin, sosyal, kültürel, ekonomik konumlarının sunuluşunda ve hissettirilmesinde, sosyal yaşantıların sergilenmesinde ne oranda işlevseldir?" sorusunu sormamız gerekir. Livaneli, Huzursuzluk kitabında sanki Mardin'de değil de IŞİD örgütünün bulunduğu herhangi bir yer için yazmış bu kitabını. Eğer ki bir romancı, kitabında bir şehri ön plana çıkaracaksa o şehrin atmosferinden beslenen roman kişilerindeki kimliklerin psikolojilerinin dönüştürülmesini, sosyal ve kültürel yaşantısının da değişmesini ele alabilmek durumundadır. Fakat biz bu romanda sanki Mardin mekanında değil, uzaydan bir arazide planlanmış bir roman atmosferiyle karşı karşıyayız. Değişen mekanların ve yapılamamış mekan tasvirlerinin roman karakterlerini etkileyememesi roman kişilerinin psikolojik tasvirlerinin de çok sığ kalmasına sebep olmuş. Kitap eleştirisinde mekanı eleştireceksek, "Mekân ne ölçüde öne çıkarılıyor ya da geri planda bırakılıyor?" sorusunu da sormamız gerekir kendimize. Livaneli bu romanında maalesef ki ne Mardin'i, ne Amerika'yı, ne de başka herhangi bir yeri ön plana çıkarabilmiş. Hatta Mardin'i ve IŞİD zulmündeki kader coğrafyasını öne çıkaracakken romanda merkezi kişi olmak için savaşan Meleknaz ve Hüseyin adlı karakterlerin çelişkisinde kalmış. Romanın Amerika kısmı bence tam bir fiyasko ama ona sonradan değineceğim. Yani diyorum ki, mekan tasvirlerinin birinci işlevi olan roman kişisi psikolojilerine "yansıtma" ve diğer bir işlevi olan "çağrışım" işlevi bu romanda bence çok sığ ve ticari kaygı güden bir üslupta kullanılmış. Biraz da roman kişisindeki merkezi kişiden, tip ve karakterden bahsedelim madem öyle. Livaneli aslında bu konuyu başarıyormuş gibi görünen fakat kendi görüşümce kesinlikle başaramamış bir kalemdir. Zira önceden okumuş ve incelemiş olduğum Kardeşimin Hikayesi kitabının incelemesine de şuradan ulaşabilirsiniz: #40182257 Merkezi kişi demiştik, evet. Merkezi kişilik kavgası bu romanda Meleknaz ve Hüseyin arasında gidip geliyor. Aslında bize merkezi kişi olarak yansıtılmaya çabalanan Hüseyin, bende daha çok yardımcı kişi gibi bir algı oluşturdu. Bu kendi açımdan Livaneli'nin bir mantık hatası yaptığını gösterir. Zira Hüseyin'in Amerika'ya gitme ve oradaki ölüm sürecinin bu kadar vasat bir şekilde yansıtılması kitabın başındaki Hüseyin ile kitabın sonundaki Hüseyin arasında tam bir kurgu boşluğu uçurumu oluşmasına sebep olmuş. Oysaki romanda merkezi kişi, "Genellikle özne durumunda olup, diğer kişiler de ona göre nesne konumundadırlar." Fakat Hüseyin karakteri başta özneyken sonradan tamamen bir dış uyaran, nesne konumuna geçmiş. Livaneli'nin yazımında karakter ve tipleşme arasındaki mantık hatasından biraz bahsetmek istiyorum. "Çünkü tip, benzerleri çok olan kişinin sosyal boyutuyla ilgilenmesidir." Oysaki Hüseyin'in ilk hali özel gözüken bir sevgisi olan ve karakterleşme çabası içerisindeki bir roman kişisi gibi iken, romanın ikinci kısmı olan Amerika süreci tam olarak benzerlerinin çok olduğu bir tip sürecine evrilmiş. Yani Livaneli bence Hüseyin adlı roman kişisini kurgularken pek çok konuda çelişik davranmıştır ve bu kendi açımdan bir mantık hatasıdır. Sadece 1-2 sayfa içerisinde gerçekleşen, Meleknaz'ın IŞİDlilerin elindeyken birden peynir, sucuk yiyebilecek nispeten avantajlı bir hayata sahip olması ve romanın büyük kısmına etki etmiş olan Hüseyin'in ölümü, Livaneli'nin de karşısındaki okura duygularını geçirebilmekte ne kadar başarısız olduğunu göstermiş. Çünkü savaş psikolojilerinin bu kadar sığ ve derinliksiz bir şekilde insan psikolojilerine yansıtılması maalesef ki bir yazarın kurguyu oluştururken ne kadar aceleye getirdiğinin ve ticari bir kaygı güttüğünün kanıtıdır. Livaneli'nin romanlarında, mesaj verme, gündemden beslenme, halk onayı kazanma ve kitaplarının pahalı ücretlere satılma kaygısı kendi açımdan onun edebi kaygısının önüne geçiyor. Bu romanında anlattığı kişilerin acılarını sanki içselleştirerek anlatmış gibi görünürken, Edebiyat Mutluluktur kitabında kapitalizmi yerden yere vuruyor fakat kendisi Doğan Kitap kapsamında başka kitabından bölümler içeren Gölgeler adlı gereksiz kitabını bile 20-25 lira gibi fahiş fiyatlara satabiliyor. Livaneli, kapitalist bir yayınevinde barınıp yine kapitalizmi eleştiren bir kimliğe sahip olmasından ötürü çelişkili bir kimliktir; fakat bu incelemede onun kişiliğindense kitabını eleştiriyoruz gördüğünüz gibi. Huzursuzluk kitabı, Elif Şafak'ın Havva'nın Üç Kızı adlı romanında kullandığı tüketim toplumu ve kültür mozaiğinin çarpıtılması temalarına çok yakın bir üslupta seyrediyor. Hatta mekan hariç, kişilerin farklı etnik kökenlerden gelmesi ve farklı inançlara sahip olması, bu şekilde okurun gözünün boyanmaya çalışılması ve hepsinden önemlisi edebi kaygının önüne ticari kaygının geçmesi benim için Livaneli'yi samimiyetten uzaklaştırıyor. Eh, biraz olay örgüsünden bahsedelim madem öyle. "Olay örgüsü, kişiler, şeyler, durumlar ve olgular arası ilişki ağlarından, organik anlamda sağlam bağlantılardan oluşur." Olayların belli bir anlayış, mantık ve esasa göre, edebi değer gözetilerek düzenlenişi vakadır." Livaneli, kendi açımdan bugüne kadar okuduğum kitaplarında olay örgüsünü organik anlamda sağlam bağlantılarla oluşturamamış. Dengesiz bir olay örgüsü kurulumu var ve bu yüzden edebi değer gözetilmesi işlevi de arka planlara atılıyor. Hatta bu kitaptaki Meleknaz ve Hüseyin arasında geçen, özellikle de Hüseyin'in ölümü kısımlarında olay örgüsü bağlantılarının bir bir kopmasını zaten yukarıda roman kişisi/karakter/tip eleştirisi konularında bahsetmiştim. Livaneli kendi açımdan retorik kelimesini çok iyi başarabilen birisi. "Retorik, "etkileyici ve ikna edici olmakla beraber içtenlikten veya anlamlı içerikten yoksun lisan". Evet, Livaneli anlattığı şeylerle etkileyici ve ikna edici gibi gözüküyor fakat kendi açımdan kesinlikle içtenlikten ve edebi kaygıdan yoksun, anlamlı bir üsluptan çok uzak bir lisan sergiliyor. Hatta çoğu kısımda Livaneli'nin kitabın içindeki mesajları okuruna bırakmayıp kendisinin söylemeye çalışması da ikna edici olma özelliğini ve okura bırakması gereken kurmaca yorumunu kendisi için ne kadar retorikleştirdiğini gözler önüne seriyor. Biraz da kitap eleştirisi özelinde, iç çözümleme (interior analysis) yönteminden bahsedelim. Zülfü Livaneli üçüncü tekil kişi anlatıcıyı kullandığı romanlarında daha fazla dikkat çekmesinden dolayı, belki de bunda "ben" anlatıcıyı kullanması, Livaneli'yi iç çözümlemeler konusunda çok çok zayıf bırakmış. "Ben" anlatıcının yaşadığı karakter ve tip çelişkileri buna tuz biber ekmiş. Bu yüzden bu kitabında Livaneli, iç çözümlemeler konusunda kendi açımdan çok zayıf. O kadar yerdik biraz da olumlu eleştirilerimden bahsedeyim, zaten 3 puanı da bunlar aldı benim için. Kitabın adı ve kapak tasarımı, çölün ortasında hiçbir yere uymayacak merdiven nesnesi, bence çok başarılı. Zira Livaneli'yi biz genelde "Türkiye'de kadının bulunduğu yeri, kimlik karmaşasını ve kendini ifade edişini kadın-toplum sorunsalı çerçevesinde ele alan, erkek hegemonyasının egemen olduğu Türk toplumunda dışlanan; üzerinde ataerkil baskılar kurularak silikleştirilen, çoğu kez ikinci cins olarak görülen kadının; toplumdaki yanlış düzenin sorumlusu olarak görülmesini, yaşama ve sevme hakkını özgürce kullanamamasını eleştirmiş ve acılarını nedenleriyle birlikte ortaya koyan" bir yazar olarak tanıyoruz. Bu yüzden bu kimlik karmaşasındaki erkek ya da kadının merdivenle birlikte boş bir çölde gezmesi kapak tasarımı olarak oldukça başarılı ve kitabın adıyla da uyum içeriyor. Ortadoğu'daki batıl inançlar, marullar ve önceki ben ile şimdiki ben arasındaki kimlik değişimi, geçmişe özlem ve benlik arayışı Livaneli'nin bu kitabını hafif de olsa zenginleştiren detaylardan. Hatta roman kişisini bu yüzden "Batı ben" ve "Doğu ben" olarak adlandırabilirim. Livaneli, biçim bilincine sahip ve biçim-içerik dengesini kurabilen bir yazar olmasına rağmen, edebi kaygı gütmekten ve karşısındaki okura katkı sağlamaktan, içselleştirmek istediği duyguları okuruna geçirme başarısından uzak bir yazar olmasından dolayı kendi açımdan kötü bir yazardır. Belki de şöyle demek gerek : "Popüler kültüre köle gibi yapış ama lafa gelince kapitalizm, edebiyat" Bu incelemede bir kitabı teknik olarak eleştirmenin kurallarına epey uymuş olsam gerek: "Kitap eleştirisi için kriterler: • Yaptığınız eleştirel değerlendirmelerin haklı nedenlerini ortaya koyarak bilgi ile salt görüş arasındaki farkı bildiğinizi gösterin. • Yazarın nerede bilgisiz olduğunu ortaya koyun. • Yazarın nerede yanlış bilgi sahibi olduğunu ortaya koyun. • Yazarın nerede mantık hatası yaptığını ortaya koyun. • Yazarın analizi ve açıklamasının nerede eksik kaldığını ortaya koyun." (s. 170)
kamera
Kitapları Nasıl Okumalı
Tırnak içindeki yerleri şu yüksek lisans tezinden alıntıladım: adudspace.adu.edu.tr:8080/jspui/bitstream/116... Mardin geleneksel mimarisi kısmında da şuradaki bilgilerden yararlandım: arkitera.com/gorus/mardin-evleri...
kamera
Huzursuzluk
yildiz
8.2/10 · 76,8bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
140 syf.
·
3 günde
·
6/10 puan
Bana yine hüsran...
Benim Livaneli’nin edebiyatçı kimliği ile ilgili derdim var. Bir yerlerden elime geçiyor kitapları; hakkındaki çarşaf çarşaf haberlerle de etkileniyor, okumaya karar veriyorum. Sonuç benim için yine hüsran. “Balıkçı ve Oğlu” için de hissettiklerim böyle. Bodrum köylerinden birinde, balıkçı Mustafa’nın denizden kurtardığı Afgan bebeğin çevresinde kurgulanmış hikaye. Konu çok can alıcı; son dönemlerin en önemli sorunlarından birini, ölümü göze alıp ülkelerinden kaçan göçmenleri masaya yatırıyor Livaneli. Bence iyi işlense, göçmen ticaretinin merkezlerinden olan bir ülkenin yurtdışında da tanınmış bir entellektüelinin böyle bir eseri tüm dünya çapında iyi yankı elde edebilir, soruna daha fazla dikkat çekebilirmiş. Ancak Livaneli popüler edebiyatın tüm tuzaklarına düştüğünden ve tanınmış olmanın verdiği cesaretle eserinin zaten çok satacağını bildiğinden; az emek, çok mesajla bu seviyenin oldukça gerisinde kalmış. Bence hep aynı sarmala düşüyor yazar: Önce ilgi çekici bir konu buluyor, hakkında araştırma yapıyor. Kitabında onun bu derin araştırmalarının farkına varabilmemiz için her birini birer cümle ile özellikle vurguluyor ki, konuya uzak biz cahiller, yanlışlıkla atlamayalım. Sonra hikayeyi süsleme amaçlı yüzeysel konu ve karakterleri ortaya karışık serpiştiriyor. Düz, son derece basit cümlelerle hikayeyi anlatıyor; aralara birkaç da betimleme serpiştirip görevini tamamlıyor. Ortaya okuruna yüksekten bakan, onu bilgece aydınlatmaya çalışan, ancak edebi olarak vasat bir eser çıkıyor. Bu arada yanlış anlaşılmasın, popüler edebiyatın çoğu eseri zaten böyle. Bu tarzın seveni de çok, başta annem, dolayısıyla bu tarz kitapları beğenip okuyan insanları eleştiriyor değilim kesinlikle. Livaneli çıkıp popüler edebiyat yaptığını, çok satmayı eserin derinliğinden önde tuttuğunu falan söylese zaten o kadar da takılmayacağım. Ancak yazar, ilginç bir şekilde kendini hala dev aynasında görüyor ve kitabının sonundaki söyleşi kısmında biz anlayamayanlara, araya bu sefer Dostoyevskiler, Hemingway’ler, Stendhal’ler serpiştirip, iyi bir yazar olduğunu anlatmaya çabalıyor. “Ajitasyon romanlarını hiç sevmem, şu “mesaj” sözünden de hiç hoşlanmam” demiş örneğin. “Yazar kendini duygusallığa kaptırarak anlatısını abartırsa, o kitap bir sanat yapıtı olmaktan çıkar, arabesk olur, melodram olur.” da demiş. Eeee, tamam da hepsini yapmış bu romanında… Üstelik Bodrum’un yapılaşmasından pıtırak gibi artan balık çiftliklerine, rüşvetlerle kurulan ilişkilerden, orman sahalarındaki madenlere vermediği didaktik mesaj kalmamış. İyi bir müzisyen, orta seviyede bir entellektüel, kötü bir yazar Livaneli benim gözümde. Yıllar öncesinin bu sesini yükselten cesur adamı hala o eski mirası yemekte ısrar ediyor; belki de bunu affedemiyorum…
kamera
Balıkçı ve Oğlu
yildiz
7.8/10 · 14bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
196 syf.
·
1 günde
·
3/10 puan
Son Ada kitabı neden kötü bir kitaptır?
YouTube kitap kanalımda Son Ada kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: youtu.be/dR12B0gIkhg Livaneli'ye hak ettiği değerden fazla değer verip onu putlaştırıyor musunuz? Livaneli'nin kitaplarından bazılarını hiç sevmemenize rağmen sırf başka okurlardan tepki almamak için diyeceklerinizi içinize mi atıyorsunuz? O zaman gel vatandaş gel, burada korku ya da kimin bana ne diyeceğinin umursanması yok, sadece Livaneli kitabı incelemesi var. Senin de Livaneli hakkında olumsuz düşüncelerin varsa bütün düşüncelerini yorumlara yaz. Kimseden çekinme. Kimsenin senin nasıl düşüneceğini ve nasıl konuşacağını yönlendirmesine izin verme. Survivor'da sanki dokunulmazlık oyunu kazanmış gibi Türk Edebiyatı'nın dokunulmaz dehası olarak nitelenen, dokunduğun zaman da ateşli Livaneli fanlarının mesnetsiz bir şekilde "akıcı ve sürükleyici" olduğunu söylemelerinden başka bir şeyiyle savunulamayan şu bizim Livaneli'den bahsediyorum. Öncelikle bilenler bilir, bu sitede incelemelerimle konuşurum, boş gevezeliklerle zaman kaybetmem. Eğer yazdığım eleştirilere tartışmacı bir üslupla değil, eleştirilerini mesnetlendirerek mantıklı ve edebi antitezler yazabiliyorsan kapımız her zaman açık. Mesela hala kendisinin Huzursuzluk kitabı hakkında yaptığım incelememdeki eleştirilere 1 (yazıyla bir) adet bile antitez gelemedi: #52088163 Demek ki ortada hastalıklı bir putlaştırma, yazar fetişleştirme ve birilerinin dokunulmaz olarak görülüyor olma sorunu var ve bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Sadece 5-10 dakikanızı ayırmanız yeterli. Bakın ben nasıl dokunuyorum ve duymaktan hoşlanmayacağınız şeyler söylüyorum şimdi... Yazarın da kabul ettiği üzere distopya türüne ait Son Ada hakkındaki eleştirilerimi duymadan önce bir kullanıcı adıma bak istersen... Bu siteye kaydolduğumdan beri o kısım hiç değişmedi çünkü: "distopikokur" Yani distopyalara ayrı bir sempati besliyorum ve distopyanın kökenlerinden, distopya hakkında yazılmış kurgudışı metinlere, sosyologların görüşlerine kadar geniş bir skalada araştırmalar yapmayı seviyorum. Hal böyle olunca Son Ada kitabı distopya türünün teorik yeterliliklerini karşılamaktan epey uzak bir kitap. Mutlu ve şehir toplumundan uzak, arınmış, izole olmuş bir ada hayatı vardır, oraya gaddar karakterli bir başkan gelir, doğayı kendi rantı için katleder ve olaylar gelişir. Kitabın konusu bundan fazlası değil. Livaneli'nin bu kitabını okurken King Kong filminde adada yaşayan gorilin bu adaya gelip de ortalığı acilen dağıtmasını ve Livaneli'nin bu kitabı yazmasını bir şekilde engellemesi gerektiğini düşündüm. Distopya konusuna geri dönelim. Sosyolog Foucault'nun görüşlerine göre bir distopyanın distopya olarak sayılabilmesi için gerekli birkaç koşul vardır. Foucault'nun görüşüne göre pastoral iktidar öncülü sağlanmadan bir distopyanın varlığından da söz edemeyiz. Peki nedir bu pastoral iktidar? Basitçe anlatacak olursam, çoban-sürü ilişkisi. Yani 1984, Cesur Yeni Dünya, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Biz, Fahrenheit 451 kitaplarında olduğu gibi. Bu iktidar biçiminin distopya sayılmasının nedenlerinden ilki, "Çoban, bir toprak parçası üzerinde değil, daha ziyade, bir sürü üzerinde iktidar kullanır" olmasından dolayı. Livaneli, Son Ada kitabını yazarken sanırım ki distopya türünün teorik ve kurgudışı altyapısını araştırmayı unutmuş olacak ki, eski yazdığı ve sonradan yazacağı kitaplar gibi bir kitap yazıp geçmeyi istemiş, ama ben geçmiyorum, geçmeyeceğim. Ne demiştik, "Çoban, bir toprak parçası üzerinde değil, daha ziyade, bir sürü üzerinde iktidar kullanır". Peki, Son Ada kitabında ise ne oluyor? Adaya gelen çoban olan Başkan (bu adamın kurgusundaki mantık hatalarına sonra geçeceğim, o da ayrı bir konu), adanın toprak parçası üzerinde hakimiyet kurup kendi iktidarını insan sürüsüyle distopyalaştırmaktansa, doğaya ve toprağa hakim olarak gerçekleştirmek istiyor. Yani ortada Başkan'ın iktidarını ve çoban rolünü güçlendiren, sürü psikolojisi oluşturan bir distopya bu ilk maddeye göre yok. İkinci maddede "Çoban, sürüsünü bir araya toplar, onlara yol gösterir ve önderlik eder" der Foucault. Romanda ada halkından bir sürü olarak bahsedemeyeceğimiz için sadece birkaç bireyin Başkan tarafına katılması mevcut. Sanki adam dünyaya hükmeden faşist bir lider olmuş da Başkan'ın zalimliği bu kadar ön plana koyuluyor, hiç alakası yok. Başkan karakteri bugüne kadar distopik ve kurgu bir romanda gördüğüm en başarısız karakter tasarımı zaten, dediğim gibi ona birazdan geçeceğiz. Üçüncü maddemiz "Çobanın rolü kendi sürüsünün selametini sağlamaktır". Son Ada'da ise bu maddeyi sağlayan hiçbir şey yok. Dedim ya, Livaneli'nin bir distopyayı distopya yapan şeyler hakkında ufacık bir bilgisi bile yok. Ada halkında sürü diyemeyeceğimiz birey bilincinde pek çok insan var ve Başkan'ın da bunları ikna etmek, kendi distopik düzenini daha fazla distopyalaştırmak için ortaya koyduğu ekstra bir çaba da yok. Dolayısıyla çobanın rolü, Son Ada kitabında adadaki sürünün selametini sağlamaktansa, daha çok kendi kendine takılıp eski atari oyunlarındaki gibi silahla kuş vurmak kadar basit. Tam tersine sürünün selameti değil, nefreti kazanılıyor. Bu ise distopya teorisine ters bir durum. Dördüncü maddemizde "Çobanın attığı her adım sürüsünün iyiliği göz önünde tutularak ayarlanmıştır. Bu onun sürekli kaygısıdır", der Foucault. Bu kitapta ise ne sürüsünün iyiliğini gözeten ve kaygı duyan bir Başkan var ne de iyi hisseden bir sürü var. Şimdi Başkan karakterine geçiyorum. Başkan karakteri o kadar pısırık ve bir distopyada korkulabilecek bir lider olmaktan uzak ki, tek başarısı doğayı katletmek. Bu aciz Başkan, bir distopya kurmacasında olması gereken bir yönetici gibi değil. Daha çok adaya yazlığına gelip de avcılık yaptıktan sonra birkaç ada sakinine zabıta çağırtacak kadar etkisi olabilecek biri. Anca o kadar yani. Ayrıca Başkan'ın taşıdığı merkezi karakter-yardımcı karakter çelişkileri de bu işin ayrı bir boyutu ama Livaneli zaten bunu Huzursuzluk kitabındaki Hüseyin karakterinde de becerememişti. Biraz da ada mekanına bakalım. Ada nedir? Ada dört bir yanı sularla çevrili kara parçasıdır. Evet, ilkokul eğitimimizden hatırlıyoruz bu kısmını. Bir adanın özelliği ise izole, yalıtılmış ve diğer her şeyden uzak, hatta ütopik olarak yansıtılabilecek bir mekan olmasıdır. Fakat ne hikmetse, adaya hiçbir şekilde neden gösterilmeden gelen bir Başkan var. Bu ada ise anarşizm ile yönetilen bir ada, peki anarşizm ne? Anarşizm, her türlü şefkat belirtisinin, akrabalığın, dostluğun, sevginin ve minnettarlığın devrimci davaya duyulan soğuk tutkuyla tamamen söndürülmesidir Bakunin'e göre. Yani evet, devlete net olarak karşı koymaktır ama yukarıdaki duyguların başka bir ilgi alanına yönetilmemesi de dahil olacak şekilde bir başkaldırıdır. Fakat Livaneli'nin bu kitaptaki ada halkını ve ada halkı için belirlediği anarşik düşüncelerini yazarken Bakunin, Kropotkin ya da Neçayev gibi devrimci anarşistleri hiç okumadığından o kadar eminim ki, ada halkını devlet haricinde her şeyi seven sayan, dostluğun, akrabalığın önde olduğu ve ada mekanını anarşizm varken bu düşünce biçimine ters bir şekilde aşırı ponçikmiş gibi gösterme çelişkisinde olduğu kısımları da görmezden gelemezdim. Eğer anarşi ve bir iktidara bağlı olmak istemeyen bir kurgu tasarlıyorsan Livaneli, sana bir önerim var. Yukarıda saydığım adamlara ek olarak bir de Pierre-Joseph Proudhon'u oku. Çünkü Andrew Heywood'un Siyasi İdeolojiler kitabına göre anarşizmin karşı çıktığı şeyler arasında yer alan yönetilmek, izlenmek, teftiş, gözetlenmek, yönlendirilmek, kurala tabi kılınmak, sıraya sokulmak, kapatılmak, beynine girilmek, vaaz verilmek, kontrol edilmek, tartılmak, değerlendirilmek, sansürlenmek, komut verilmek gibi şeylerden adadaki iktidar sahibi sünepe Başkan'ın sahip olduğu yönetilmek ve kurala tabi kılınmak var sadece. Yani gözünü seveyim Proudhon'u da oku Livaneli, yazdığın şeylerin teorik ve kurgudışı altyapılarını öğrenerek yaz şu kitaplarını artık. Açıkçası bir doğa katliamı, hayvan ölümleri vb. şeyler okumak ya da izlemek istesem kendi adıma başka şeylere başvururum, edebiyatı edebi bir zevk alma ön planında okuruz çünkü. Eğer bu ekolojik düzenin bozulması kurmacaya hiçbir şekilde dil, içerik, biçim, üslup gibi ekstra kazançlarla gelmiyorsa Son Ada kitabı da bana kattığı hiçbir şey olmadan hayatımdan çıkıp gider, aynı şu an olduğu gibi. Sırf bu yüzden bile Livaneli dil, biçim ve üslup kaygısını hiçbir zaman gütmemiş kötü bir yazardır. Ayrıca hiç duydunuz mu bilmiyorum fakat Livaneli 2008 yılında yayımlanmış bu kitabın sonunu tekrardan yazıp "Yenilenen finaliyle Son Ada" şeklinde tekrar yayımlatıyor. Kendisi resmen okuruyla dalga geçiyor. Ben de mesela şimdi bir kitap yazıp binlerce kişi tarafından okunmasını sağlayıp 10 yıl sonra "yenilenen final" saçmalığıyla tekrar yayımlatsam, kendime bu konuda hiçbir eleştiri getirilmeyeceğini nasıl düşünürdüm? Kitabın olumlu yönleri, önemli bir konuda ekolojik bir felaket özelliğini taşıyor olması. Adaya gelen liderin ada halkını anarşiden kurtarmak isterken yaptıklarıyla ekolojik düzeni yok etmesinde kullanılan şiddetin apaçıklığı. Film yönetmeni Roman Polanski de şiddetin açık şekilde gösterilmesi gerektiğini savunur ve şiddeti açık göstermemek ahlaksızlıktır ve zararlıdır der, o yüzden Livaneli bu yönden başarılı bence. Bir de kitapta 100 sayfa martı anlatılmış. Bu üç konudan dolayı kitaba 3 puan verdim ama bu kadar martı okuyup görmek isteseydim zaten evimin önünde her gün martılar uçuyor, onlara bakardım daha iyi. Livaneli'nin bu kitap da dahil olacak şekilde farklı dönemlerinden 4 kitabını okudum arkadaşlar ve edebiyat kariyerinde zerre kadar bile gelişme yok, bütün kitaplarında kullanılan dil, biçim, içerik, üslup hepsi aynı. Bu yüzden biçim, dil ve üslup konularına hiç girmedim, gereksiz ve boş bir uğraş olurdu. Bir de üstüne adam bu haliyle Umberto Eco'ya klişe demeye cüret edebilmiş biri, düşünün artık. Zaten Türk Edebiyatı'na görünür herhangi bir katkısı da yok adamın. Etrafına topladığı ve paralarına göz koyduğu okurların onun her yazdığına güzel demesi, hiçbir eleştiri getirmemesi ve boş bir göğe çıkarma durumu var ama. Yani yazardansa eleştirmeyi denemeyen, gelecek tepkilerden çekiniyor diye pısırık kalan okuru da suçlarım, suçlamamız da gerekir bence. Bir yazarın bunu başarabiliyor olması bence inanılmaz bir şey, yani sen o kadar kitap yaz, o kadar müzikle iç içe ol ve hala edebiyatında hiçbir gelişim göstereme, pes vallahi. Hatta yukarıda dediğim gibi kitabın yorum sayfasına girdiğinizde hakkında neredeyse hiçbir eleştiri bulamadığınız Huzursuzluk kitabı, yazarın olgunluk çağında yazılmasına ve en olgunlaşmış Livaneli kitabı olması gerekmesine rağmen Livaneli'nin en başarısız kitabı diyebilirim. Dediğim gibi o kitap hakkında yazdığım eleştiriyi de okumanızı tavsiye ederim mutlaka: #52088163 Zülfü Livaneli'nin özel bir yeteneği olduğunu düşünüyorum artık arkadaşlar. Her kitabını okuduktan sonra adam kendi başaramama çıtasını biraz daha yukarı taşıyor... Okuyacağım bir sonraki kitabını "Bakalım bu sefer neyi başaramamış acaba?" cümlesiyle birlikte kendi edebiyatından her seferinde daha fazla soğuyarak okuyorum. Hani kitapların sonlarında ve arka kapaklarında gazetelerden, ünlü simalardan yazılar olur ya, işte bu kitap için o tür şeyler yazmak isteseydim tam olarak aşağıda gibi cümleler yazardım: "Sanatını o kadar iyi gizlemiş ki atom mikroskobuyla bile görmek olanaksız." The Mirror "İnsanı hayretler içinde bırakıyor! "Kitap ayracınızı birinci sayfadan almanız tek kelimeyle imkansız." New York Herald Tribune "Bu kitabı mutlaka alın!" Kredi Yetkilisi, Ziraat Bankası Eğer ölmeden önce okunması gereken değil, bence okumadan önce ölünmesi gereken bu kitap hakkında yazdığım eleştirilere bir antiteziniz varsa yorumlar kısmı her zaman size açık ama şu aşağıdaki kitap eleştirisi kriterlerine uymanız, bilgi ile salt duygusal edebiyat holiganlığı ayrımını yapabiliyor olmanız koşuluyla: "Kitap eleştirisi için kriterler: • Yaptığınız eleştirel değerlendirmelerin haklı nedenlerini ortaya koyarak bilgi ile salt görüş arasındaki farkı bildiğinizi gösterin. • Yazarın nerede bilgisiz olduğunu ortaya koyun. • Yazarın nerede yanlış bilgi sahibi olduğunu ortaya koyun. • Yazarın nerede mantık hatası yaptığını ortaya koyun. • Yazarın analizi ve açıklamasının nerede eksik kaldığını ortaya koyun." (s. 170) Mortimer Adler, Kitapları Nasıl Okumalı?
kamera
Son Ada
yildiz
8.6/10 · 38,8bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
432 syf.
·
2 günde
Kitaba roman gözüyle bakmak zor. Deneme yazılarını hikâye etmiş sanki yazar. Ben hep entelektüel olarak görürdüm Zülfü Livaneli'yi. Bazı kitaplarına yazdığım incelemelerde de bunu belirtmiştim. Bu kitabını önceden okumuş olsaydım hep uzak kalırdım Zülfü Livaneli'den. Bir kişinin her konuda fikri olması, her konuda haklı olması düşünülemez. Mümkün olmayan bir şeydir bu. Kitap neredeyse baştan sona eleştiri içeriyor. Din eleştiriliyor, tarih eleştiriliyor, Anadolu eleştiriliyor... Bir miktar da ışıltılı İstanbul geceleri eleştiriliyor, ama bir miktar. Sürekli eleştiri var ancak çözüm önerisi yok. Kuru kuruya eleştiriyi kahveden al da altın günlerine kadar herkes yapar. Yazarı öne çıkaracak hiçbir şey yok maalesef. Zira kahvede ve altın günlerinde de elle tutulur bir çözüm önerisi çıkmaz herhangi bir konuda. Tarihi ve dini acımasızca eleştirmesi rahatsız etti beni. Bağnaz bir tarih sever ya da bağnaz bir dinci değilim. Kur'an-ı Kerim ve sünnet, Peygamberimizin Veda Hutbesinde Müslümanlara bıraktığı iki büyük emanet. Onlar ışığında yaşamaya çalışırım. Yazar kitabın bir yerinde beş vakit namaz kılan, şarap şişelerine dokunmayı günahkârlık kabul eden bir kişiyi bir iki sayfa sonra cihatçı, kafa göz yarmak için uğraşan bir insan olarak gösterirken birkaç sayfa sonra yetmiş yaşındaki bir adamın genç kızları arzulamasını doğanın bir sonucu olduğunu dile getirerek çalışmaya, paraya ihtiyacı yok hayatını yaşamalı olarak nitelendiriyor. Namaz kılan ve şarap şişelerine dokunmayı günahkârlık kabul edeni üç dört sayfada eleştiren ve onu kötü bir insan kabul edip ışidçi ilan ediyor ama bu yaşlı adamı yarım sayfada üstü kapalı eleştirip konuyu kapatıyor. Her kavramı anlamada gayet entelektüel olan yazar neden dini kavramları açıklamada ya da anlamada bu kadar basit görüşlü olabiliyor? Cihat kafa kesmek kılıç sallamak mıdır sadece? Bilgi bir cihat değil midir? Öğrenmek, okumak, kendini yetiştirmek... Zaten cihadın aslı kendisiyle mücadelesidir insansın. Çok önemli tarihi bilgiler veriyor, yıllarıyla beraber. Kaynak nedir acaba? Livaneli bu din, bu tarih size ne yaptı? Eleştirmek farklı kötülemek farklı. Neden kötülüyorsunuz? Peygamberimiz döneminde Allah ismi yokmuş. Abdullah ismi nasıl Peygamberimizin babasına verilmiş? Bunu sorguluyor. Hz. İbrahim'in getirdiği din, Haniflik'in de o dönem yaşandığını bilmiyor galiba. Bilmiyor olma ihtimali yok, zira o gerçekten entelektüel. Ama neden bu şekilde yazmış ona anlam veremedim.
kamera
Konstantiniyye Oteli
kamera
Zülfü Livaneli
ucnokta_yatay-1
yildiz
7.8/10 · 14,1bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
10bin öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;