Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanı, sadece bireyin iç dünyasına yapılan derin bir yolculuk değil, aynı zamanda 1940’lar İstanbul’unun sokak sokak yaşayan bir portresidir. Bu romanı okurken beni en çok etkileyen şey, hikâyenin geçtiği mekanlardı. İstanbul’un kalbinde, özellikle Fatih semtinde geçen olaylar, romandaki atmosferi ruhuma işledi.
Ömer’in çalıştığı o eski posta binası, şimdi önünden her geçtiğimde bana romanı hatırlatıyor. Galata Köprüsü’nde yürüyüşleri, Saraçhane’deki evleri, Beyazıt’ta arkadaşlarıyla yaptığı entelektüel sohbetler. Bütün bunlar sayesinde roman, sadece bir anlatı olmaktan çıktı, adeta yaşanmış bir hatıra gibi zihnime kazındı.
Romanın temel meselesi ise bireyin içindeki çelişkiler ve yüzleşemediği yanlarıdır.
“İçimizdeki şeytan” yani kişinin kendi zaafları: korkaklık, kararsızlık, sorumluluktan kaçış, topluma ayak uydurma uğruna benliğini kaybetme. Ömer, roman boyunca yaşadığı hiçbir şeyi üstlenmez her hatayı dış etkenlere, sistemin baskısına ya da şeytanına yükleyerek kendini temize çıkarır.
Buna karşılık, Macide ise romanın en güçlü karakteridir. Zamanla olgunlaşır, gözünü açar ve Ömer’in kendi içindeki zaaflarıyla yüzleşemediğini fark eder. Onunla birlikte yıpranmak yerine kendi yolunu çizmeyi seçer. Bu ayrılık, bir aşkın bitişi değil bir kadının bağımsızlaşmasının ve kendi benliğini sahiplenmesinin başlangıcıdır.
Macide’nin gidişi haklı ve yerindeydi. Çünkü bazı insanlar değişemez. Ve bazen güçlü kalmanın yolu, geride kalanı bırakmaktan geçer. Ömer’in tek başına kalışı, onun içindeki şeytanla yüzleşmesine belki de ilk kez fırsat verir ama değişip değişmeyeceğini bilmeyiz. Sabahattin Ali, bu soruyu yanıtlamaz çünkü aslında cevabı bize yani her bireyin kendi iç dünyasına bırakır.