zey

Çok tuhaf, diye düşünüyor, neredeyse rahatsız edici; Azize’yle Tarık’ın arasındaki şey. Daha şimdiden, kız onun cümlelerini, o da kızınkileri tamamlıyor. Azize, o daha istemeden, babasına bir şeyler uzatıyor. Yemek masasında, aralarında manidar gülümsemeler geçiyor; sanki iki yabancı değil de, uzun bir ayrılığın ardından kavuşan iki eski dost gibiler.
Mollanın başlarına örttüğü yeşil duvağın altında, aynada, Leyla’yla Tarık’ın gözleri buluştu. Gözyaşı yoktu, düğün tebessümleri yoktu, aşkın ömür boyu süreceğine dair fısıltılı yeminler yoktu. Sessizlikte, Leyla yansılarına baktı; vaktinden önce yaşlanmış yüzlerine, bir zamanların pürüzsüz, taptaze çehrelerine gelip yerleşen torbalara, çizgilere, sarkmalara baktı.
Bu kötücüllüğü, ardı arkası kesilmeyen hakaretleri, zevkini çıkara çıkara yaptığı eziyetleri mazur gösterecek ne kötülük yapmıştı ki Raşit'e? Hastalandığında ona bakmamış mıydı? Onun, arkadaşlarının karnını doyurmamış, pisliğini gık çıkarmadan temizlememiş miydi? Bu adama gençliğini vermemiş miydi? Bu gaddarlığı hak edecek hiçbir şey yapmamıştı o.
“Biliyorum,” dedi Tarık. “Anlıyorum. Özür dilerim. Pek çok şey için özür dilerim.” “Dileme. Geri döneceğine söz verdin. Ve döndün.” Tarık’ın gözleri sulandı. “Seni görmek öyle güzel ki, Leyla.” Durduğu yerde ürpererek, erkeğin arkasından baktı. Ciltler dolusu, diye düşündü, bir kez daha ürperdi; bir akım, hüzünlü ve ıssız, ama aynı zamanda da hevesli, pervasızcasına umutlu bir titreme bütün bedenini yaladı.
Aklına bin türlü soru üşüştü: Sülfa hapları da oyunun bir parçası mıydı? Planı hangisi geliştirmiş, inandırıcı ayrıntılarla cilalamıştı? Raşit, Abdül Şerife (tabii gerçek adı buysa) buraya gelip Leyla’yı kahretmesi, Tarık’ın ölüm haberiyle yıkması için kaç para ödemişti?