Güzel bir öykünün giriş cümlesiydi iki kuş. El ele tutuşup dans etmeye başladılar gökyüzünde. Kanatlarını birbirine geçiriyor, ince boyunlarını geriye atarak etraflarında dönüyorlardı. Onlar gökyüzünün değil gökyüzü onların etrafında dönüyordu sanki.
Egzozunu patlata patlata eğledi hurdayı orta yere. İçinden kırmızı pelerinli bir denyo çıktı. Sihirbazmış meğerse. Genç, kara kuru, muşmula suratlı bir şey. Gözleri velfecri okuyor. Gerdanında Allah yazısı. Çingene, belli. Haşa küçük görmem. Benim anam da çingene ulan. Ama güzel kadındı.
Günes tam tepede. Elindeki usturayla insanları paralıyor. Havada ince bir kan kokusu. Ağaçlar, evler, çocuklar, yaşlılar... Aynı kokuyor. Zifirle kaplı mahalle. Güneşle kaynıyor. Simsiyah. Doğan tüm bebekler bu siyahlığın egemenliğinde büyüyor. Yaşlılar bu siyahlıkta ölüyor. Dışarıdan gelenler için dayanılmaz, mahalleli tarafından özümsenmiş. Varlıklarının vazgeçilmez parçası hâline gelmiş. Duyumsanmadığı zaman büyük bir yoksunluk hâli yaşatıyor. İnsanları bağlayan, hiçbir yere bırakmayan. İşte tam da bu sebeplerden dolayı mahalleye “Zincir” diyorlar.