Kara Kitap-Orhan Pamuk
En küçük ayrıntının bile söze döküldüğü nakış işlemeli bir roman. Boğazın Suları Çekildiği Zaman, Boğazın güzelliği ve sularıyla üzeri kapanan bir istanbul manzarası. İstanbulun doğal kültürel ve tarihi zenginliğinin görmezden gelinerek nasıl da harap bir hale terk edildiğinin sarih bir ifadesi. Bu başlangıç tüm romanın genel atmosferini ve çevresini oluşturuyor.
Rüya’nın kayboluşu ile başlayan bir arayış. Başlangıçta öfkeli bir aşıktır Galip, Rüya’yı bulmak istemesini bile kendisinden geriye kalan ne varsa alması için olduğunu betimler. Bu arayış, İstanbul’un arka sokaklarında, bilinmeyen dehlizlerinde, Celal’in köşe yazılarını okuyarak devam eder. Arayışla beraber, Türk kimliği, kendin olabilmek kavramları sık sık Galip’le beraber okurun da karşısına çıkmaya başlar. Eski insanları “yeni insanlara” dönüştürmeyi amaçlayan “sinema-müzik” yöntemi, Kitapları bir “Türk gibi okumak” gibi aşk peşinde koşmakla açıklanamayan kavramlar ile karşılaşılır. Anlatım arabesk bir mazi, iç geçiren bir adamın serzeniş gibidir, doğuludur. Tabiri caizse bir kadim anlatıların ve tarihin içine gömülürüz bir günümüze döneriz. Orhan Pamuk’la kafamda özdeşleştirdiğim doğu-batı sarkacı da her zaman olduğu gibi sayfalar arasında sallanır durur.
Kendin olabilmek kavramı önce Celal üzerinden deşilir, ideal benliği bir gölge gibi onu takip etmektedir. Celal toplumun onu sürekli karakterize ettiğinin, belli davranış kalıplarına sokmaya zorladığının farkına varmıştır. Bundan kaçmaya çalıştıkça yalnız ve gizli bir hayat sürmek zorunda kalmıştır. Bu ülkede kendin olmak yalnız olmayı -ve devamında bir faili meçhul şekilde ölmeyi- getirmektedir. Celal’in çaresiz farkındalığı, Rüya’yı arayışı bir anda kendini aramaya dönüşen Galip’e sıçrar. Aynı anda bir İstanbul ve Türkiye