John Fowles, metinlerinde yaptığı deneyciliği ile bilinen postmodern roman öncülerinden İngiliz yazardır.
Öncelikle kendimce kısa bir postmodernizmi açıklamak istiyorum. Postmodernizm, aslında açıklaması ve algılaması oldukça zor bir kavram. Belirli bir kalıba sokarak, bu postmodernizmdir, demek bence güç. Postmodernizme belki kısaca tüm türleri barındıran bir tür diyebiliriz. Oldukça karmaşık ve belirsiz. İnsana en yakın ve insanı en iyi anlatan türlerden bence. John Fowles da bu türün ustalarından sayılıyor ama bu kitabı ne yazık ki çok da bilinmiyor. Belki de postmodernizmin kara yazgısından dolayı.
Kitabın konusu klişe bir aşk hikayesi olmasına rağmen Fowles’un uyguladığı yapıbozumla metin adeta evrimleşiyor. Her şeyden önce yazar, her şeyi bilen ve her şeye karar veren Tanrı-yazar rolünü reddedip karakterlere kendi davranışlarını seçme özgürlüğünü veriyor. Tabii ki bunları yazarın uyguladığı bir başka yöntemle, üstkurmaca ile anlıyoruz. Yani biz yazarın metne yaptığı müdahalelerini görüyoruz. Kitap her ne kadar konu bakımından yavan kalsa da içerisinde dönem eleştirisi, psikolojik tahliller, toplum bilimi, İngiliz aristokrasisi var ve bunlar kitabı inanılmaz zengileştirmiş. Yazarımız günümüz modern dünyasından, 1967, 1837 ile 1901 yılları arasını kapsayan Victoria Dönemi'nde İngiltere’sini anlatıyor ki sırf bu karşılaştırmalar bile harika.
” İnsan uğraşlarının hemen her dalında büyük bir ilerleme ve özgürleşme varken, en kişisel ve temel konularda tam bir dikatatörlük hüküm sürüyordu.” (syf. 247) Darwin Türlerin Kökeni’yle büyük bir keşif ortaya atıyor ve J. S. Mill ise kadın hakları ile ilgili çalışmalar yapıyor. Fakat diğer yandan bir kadının bir erkeğe gülmesi bile onu toplum gözünde bir hayat kadınıyla aynı kefeye koyabiliyor. Hatta, ben ilk kez burada