“Bazı insanlar hayatı sessizce terk eder. Çığlık atmazlar ama içlerinden fırtınalar geçer.”
Bu sabah gün doğmadan uyanıp okumaya başladım Aziz Bey Hadisesi’ni. Gözlerimi açar açmaz ilk işim kitabın kapağını aralamak oldu. Sessizliğin, şehrin henüz uyanmadığı o erken saatlerin, Aziz Bey’in iç dünyasıyla mükemmel bir uyum kurduğunu fark ettim. Sayfalar ilerledikçe, ben Aziz Bey’e doğru, o da kendi iç sessizliğine doğru yürüyordu. Bir solukta bitirdim; ama etkisi, sanki sabaha bıraktığım uykudan çok daha ağırdı.
Aziz Bey, eski İstanbul’un kibarlığını, zamana ve hayata karşı gösterdiği incelikli direnişiyle taşıyor üzerinde. Gençlik yıllarında âşık olduğu Maryam’ın Beyrut’a taşınmasıyla başlayan kırılma, onun bütün hikâyesinin eksenini değiştiriyor. Bir mektupla başlayan umut, Beyrut yolculuğunda ağır bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Hayatın tam ortasında, kendi dünyasından dışarı fırlatılmış bir adamın, içine kapanışını izliyoruz. Sanki hayat, tam da en çok umutlandığımız yerden kırılmakta ısrar ediyor.
Beyrut’tan İstanbul’a dönüşüyle birlikte Aziz Bey’in içindeki boşluk derinleşiyor. Ne evliliği ne işi ne de toplumsal kimliği, onu yeniden hayata bağlamaya yetmiyor. Geçmişe tutunmaya çalıştıkça elinde sadece nostaljiyle örülmüş bir yalnızlık kalıyor. Bir zamanların saygıdeğer Beyefendisi, tamburuyla meyhane köşelerinde yaşam mücadelesi veren, gururla yoksunluk arasında sıkışmış bir adam hâline geliyor. Ayfer Tunç bu dönüşümü öyle büyük laflara başvurmadan, öylesine sade bir anlatımla kuruyor ki, insan kendini Aziz Bey’in yerine koymaktan alıkoyamıyor.
Beni en çok etkileyen, Aziz Bey’in yüksek sesle yakınmaması oldu. İçten içe çürüyen bir hayatı anlatıyor Tunç; ama ne Aziz Bey ne de yazar tek kelimeyle dert yanmıyor. Sadece gösteriyorlar. Sessizce, tane tane, insanın