Haçlıların Urfa ve Antakya'yı ele geçirmesi bu gelişmede parmağı olan Ermenileri oldukça heyecanlandırsa da beklentileri boşa çıkmıştır. Çünkü Haçlılar bu şehirleri aldıktan sonra Ermenilere bakışlarını açık bir biçimde göstermeye başlamışlardır. Bunun ilk belirtisi Antakya'nın alınmasından hemen sonra papaya gönderdikleri mesajda görülmektedir. Şehri ele geçiren Haçlı liderleri 11 Eylül 1098'de Papa'ya yazdıkları mektupla kenti nasıl aldıklarını ayrıntısıyla anlattıktan sonra, Türklerin yanı sıra sapkın olarak gördükleri Rumlar, Ermeniler ve Süryânîlerle mücadele edemediklerini belirterek bütün Heretikleri ortadan kaldırabilmeleri için gelip başlarına geçmesini istemişlerdi.
Sayfa 94
PKKLI Oestoslaermtoslara Reddiye
Franklar 1098'de bölgeye geldiklerinde, karşılarında özerkliklerini koruyabilmek için Fatımiler ile Selçuklular arasındaki husumetten yararlanmakta sakınca görmeyen pek çok rahip beylik ve emirlik buldular.
Sayfa 13 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Selçuklular'ın hoşgörüsü...
Selçuklu fetihleri sırasında Türklerin, onların inançlarını değiştireceği korkusuna kapılan Hristiyan unsurlar özellikle de Ermeniler ve Gürcüler, Roma imparatorluğu'nun yanında yer alarak Türkler ile mücadele etmişlerdi. Ancak fetih süreci tamamlanıp Selçuklu hakimiyetinde yaşamaya başlayınca durumun böyle olmadığını gördüler. Selçuklular, onların dinlerini ve gelenekleri yaşamalarına izin verdi. Türk idarecileri Hristiyan tebaayı inanç serbestliklerini tehdit etmeye çalışan herkese karşı korudu. Hatta bazı Müslüman seyyahlar, Hristiyanların yoğun olduğu şehirlerde Hristiyan ayin alaylarının ortalıkta dolaşması, domuz eti yenip şarap içilmesinden dolayı Selçuklu idarecilerinı kınamaktaydı. Bu tür bir serbestlik ortamında Doğu Roma kilisesine bağlanarak özgün kültürlerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Hristiyan unsurlar hayat hakkı buldu. Yüzyıllar boyunca Anadolu'da kendilerine has kültürlerini koruyabilen bu toplumlar Selçuklular yerine Doğu Romalılar yaşadıkları yerlere hakim olsaydı asimile olma tehlikesiyle karşılaşacaktı. Bu bakımdan Türk idaresinin farklılığını görmüş oldular, Melikşah'ın Ermenilere tanıdığı dini özgürlük onların Selçuklulara bakışını büyük ölçüde değiştirmişti ve dikkate değer bir örnekti. Haçlılar geldiğinde onlardan medet umarak tekrar bağımsız olabilecekleri hayaline kapılan Ermeniler, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Bunun sebebi Katoliklerin onlara yaptığı muamele idi. Şehri alırken yardım ettikleri Haçlılar, 11 Eylül 1098'de yazdıkları mektupla Antakya'yı ele geçirdiklerinin müjdesini Papa'ya iletmişlerdi. Aynı mektupta şehirdeki sapkın Ermeni, Rum ve Süryanilere karşı nasıl muamele edeceklerini de sormaktaydılar. Türklerden gördükleri hoşgörüyü kısa sürede unutan Rum, Ermeni ve Süryaniler, Haçlılardan "sapkın" muamelesi
Alıntı
Bu önemli olayı,bütün kitaplar anlatır.Bilinmesi gerekir
Nitekim bir Ermeni dönmesi Fîrûz’un ihaneti Haçlılara Antakya şehrini ele geçirmesi fırsatı vermişti. (3 Haziran 1098)
Sayfa 98·Kitabı okudu
Gazzâli'nin yaşadığı XI.-XII. yüzyılda hemen her alanda çözülmeler baş gösteren İslâm toplumunda, Bağdat'taki halifeye bağlılıklarını bildirdikleri halde Mülükü't-Tavâif diye anılan İslâm devletleri birbirleriyle kıyasıya savaşıyor ve halifenin bunlar üzerinde hiçbir nüfuzu bulunmuyordu. Öte yandan İslâm toplumu biri iç diğeri dış olmak üzere iki büyük tehlikeyle karşı karşıya idi. Dışarıda Haçlı orduları İslâm dünyası için büyük bir tehdit oluşturmakta, yüzbinlere varan ordularıyla İslâm coğrafyası üzerine dalga dalga gelmekteydi. Nihayet 1098'de Antakya, 1099'da da Kudüs, Haçlı orduları tarafından işgal edilmişti. İçeride ise İslâm coğrafyasının en ücra köşelerine kadar dâîlerini salan ve Mısır'daki Fâtımí Devleti tarafından desteklenen Bâtıní-İsmâilî hareketi İslâm inanç ve kurumlarını temelden sarsacak kadar büyük bir tehlike arz ediyordu. Bu hareket her şeyden çok Pisagorculuğun yanında sihir, tılsım, astroloji, harf ve sayı sembolizmi gibi eski dünyadan intikal eden köhne fikirleri felsefeyle harmanlayıp felsefi bir din kurmayı amaçlıyor ve bu fikirleri Resâilü İhvâni's-Safâ başlığı altında elli iki risâlede toplamış bulunuyordu. Dolayısıyla bu akım, felsefe adına, Aristo felsefesinin temsil ettiği rasyonel düşünceden ziyade, halka cazip gelen mistik ve esoterik fikirleri öne çıkarıyordu.
Din
Ocak ağaları saltanatının yıkılışından sonra yeniçeriler uzunca bir zaman, hicrî 1061 ve miladî 1651 yılından hicrî 1098 ve miladî 1687 senesine kadar otuz altı yıl, yarım asra yakın padişahlarına kullukta itaat üzere oldular. Bu otuz altı yıl Osmanlı tarihinde çok mühim vakalarla doludur. Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın kısa fakat çok kanlı diktatörlüğü ve oğlu Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın uzun ve pek haşmetli devri o yıllar içindedir. Osmanlı İmparatorluğu Kanunî devrinden daha geniş hudutlara, Lehistan’dan Podolya’nın ve Venedik’ten Girit Adası’nın alınmasıyla o devirde kavuştu. XVII. asrın o ikinci yarısında yaşamış Batılı tarih yazarları bundan ötürüdür ki, Sultan IV. Mehmed’e “Büyük Sultan Mehmed” adını vermişlerdir. Bizde ise “Avcı Sultan Mehmed” denilir; Osmanoğulları arasında padişahlığın tadını dilediği gibi tatmış tek simadır. Devlet işlerini önce baba, sonra oğul, Köprülülere emanet etmiş, sadece kadınlarını düşünmüş ve bir mecnun gibi av peşinde dolaşmıştır. Osmanlı Sarayı Şarkkârî lüks ve sefahetin meşheri olmuştur. Göz kamaştıran müşaşa lüks tuvaleti on bin, yirmi bin, hatta kırk bin kişilik maiyetle ava çıkan bu padişahın alelade bir şatırının belindeki bıçak mücevher kabzalıydı ve başında da mücevherli bir sorguç vardı. Nihayet Köprülülerin damatları Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın sadaretinde Türk ordusu Viyana’ya kadar dayanmış, fakat 1683’te orada ağır bir bozguna uğramıştı. Yukarıda kaydettiğimiz otuz altı yılın son üç senesi de işte bu bozgun havası altında geçmiştir. Sultan Mehmed cephelerden gelen felaket haberleri karşısında kendi günlük hayatında derlenip toparlanamadı; zaferden zafere koşan bir orduyu besleyen hazine ile bozgundan bozguna düşen bir orduyu beslemeye çalışan hazine arasındaki derin farkı göremedi; bir imparatorluğun azamet
Sayfa 317·Kitabı okudu