Ben istemezdim.
İlk haber Radikal gazetesinde 20 Mart 2000'de çıkan 'Yargının Ensest Ayıbı' başlığını taşıyordu. Öz babası tarafından defalarca ırzına geçilen 14 yaşındaki D. D.'nin şikâyetiyle açılan dava, yargıda dramatik bir tartışmaya neden ol­muş. Toplam 25 üyeden oluşan Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 13 üyenin oyuyla, aile içi tecavüz sanığı babaya "Tecavüz zorla işlen­miştir. Korku ve utanç, rıza gösterme olarak nitelenemez" gerekçe­siyle 25 yıllık cezada direnen yerel mahkeme kararını onaylamış. Kurulun 12 üyesi ise, "Mağdure ırzına geçilmesine direnmemiş, yanında yatanlardan yardım istememiş, demek ki rızası varmış" görüşüyle, babanın cezasında önemli oranda indirim yapılmasını istemiş ve karara muhalefet etmiştir. Bu davanın tamamlanması tam beş yıl almış. "Bu 12 üyenin aile, baba-kız evladı ilişkisinde güven, sevgi ve babanın sorumluluğu konularında ne gibi bir anlayışları olduğunu gerçekten dinlemek isterdim," dedi.
On beş yaşında tahta geçen II. Osman, hocası Ömer Efendi ve Darussaâde Ağası Süleyman'ın sözlerinden çıkamamış, yeniçeri ayaklanmasında hayatını kaybetmiştir. On iki yaşında padişahlığı ilân olunan IV. Murad, ilk yıllarında Vâlide Kösem Sultan ve yeniçeri ağalarına bağımlı kalmıştı. Yedi yaşında tahta geçen IV. Mehmed de ilkin Büyük Vâlide Kösem Sultan, sonra annesi Turhan Sultan'ın vesâyetinde hüküm sürmüştür. Hüseyin Hezârfen, ideal pâdişahı belirlerken, pâdişahın mutlak egemenliği elinde tutması gereğini açıklar. XVII. yüzyılda hânedânın talihsizliği, II. Osman dışındaki pâdişahların ya aklen zayıf (I. Mustafa ve I. İbrahim) veya çocuk yaşta tahta geçmiş olmalarıdır. I. Ahmed 13 yaşında, IV. Murad 12 yaşında, IV. Mehmed yedi yaşında tahta çıkmışlardır. Çocuk yaşta oldukları halde Osmanlı hânedânı gereğince, çocuk pâdişahlar gerçekten hüküm sahibi pâdişah olarak tanınıyor ve tüm devlet işlerinde tek muhatap sayılıyordu. Gerçekte, vâlide sultanlar Dîvân kararlarını oğulları çocuk pâdişah adına tasdik etmek, emir vermekle beraber (Ekler, Topkapı Sarayı Arşivi'nden telhîsler ve arz belgeleri) idare bu işlemi, doğrudan doğruya pâdişah emri olarak tanıyordu. Osmanlılarda hukukî bir niyâbet kurumu yoktu. Devlet büyükleri meşveretlerde çocuk pâdişah huzurunda toplanıyor, vâlideler perde arkasında (verâ-i perde) görüşmelere katılıyordu.
Sayfa 51 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
“Ey Muhammed! Yoksa sen Kehf ve Rakiym ashabının hâlini âyetlerimiz içinde şaşılacak bir âyet mi sandın? (10). Hani o zaman genç yiğitler bir mağaraya sığınmışlardı da ‘Ey Rabbimiz!’ demişlerdi. ‘Bize katından bir rahmet ihsan et ve işimizde başarılı kıl’ (11). Onları bir mağaranın içinde uykuya daldırdık. Yıllarca hiçbir şey duymadılar (12). Sonra da iki taraftan hangisinin bekledikleri neticeyi iyi hesaplamış olduğunu bilelim diye onları tekrar uyandırdık (13).” KEHF SÛRESİ’nden
ÖMER NASUHİ BİLMEN (1883-1971)
1883 yılında Erzurum'un Salasar Köyü'nde doğdu. Babası zamanın âlimlerinden Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe'dir. İlk tahsiline, Ahmediye Med-resesi müderrisi olan amcası Abdürrezzak İlmî ve Erzurum Müftüsü Müderris Hüseyin Raki Efendiden okuyarak başladı. 1908 yılında İstanbul'a gelerek, Fatih Dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'nin derslerine devam etti ve icazet aldı (1909). Daha sonra imtihanla Medreset'ül Kudat'a girdi ve 1913 yılında aliyyül-ala derecesiyle mezun oldu. Daha sonra açılan ruus imtihanını da kazanarak Fatih dersiamı olarak göreve başladı. İlk memuriyete Fetvahane-i Aliye'de başlamıştır. Fatih Camii'nde, Sahn-ı Seman Medresesi'nde âli kısmı Kelam Müderrisliği yapmış Medresetül-Vaizin ve Daru'ş-Şafaka'da dersler vermiştir. Ayrıca İstanbul İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nde usûl-i fıkıh ve ilmi kelâm dersleri okutmuştur. Daha sonra Telif Heyeti Azalığına getirilmiş, bir müddet Temyiz Mahkemesi Şeriyye Dairesi Mümeyyizliğinde de bulunmuş ve 1922 yılında Meclis-i Tedkikat-ı Şeriyye Dairesi Azalığına getirilmiştir. 1926 yılında İstanbul Müftü Muavinliğine ve 1943 yılında ise seçimle İstanbul Müftülüğüne tayin olmuştur.15.06.1960'da vekâleten, 30.06.1960'da ise asaleten Diyanet İşleri Reisliği yapmıştır. 06.04.1961'de emekli olmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, gerek ilmi ve ahlâkî otoritesi gerekse samimi dindarlığı ve tevazuu ile dinî konularda Türkiye'de müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. Şüphesiz bunda yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli rolü vardır. Zira Ömer Nasuhi Bilmen de selefleri gibi dini meseleler söz konusu olunca asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti.
Kitap Alıntısı
Anneme Cicoz
1 yıllar yıllar önceydi akşamlar gaz lambasıydı ışık sarı bir sessizlik . ben ödev defteriydim annem hem silgi hem kalem 2 bir zamanlar kar pencereye vururken . üşüyen ellerimi değil ellerimin içindeki çocuğu ısıtırdı annem 3 yıllar önceydi boyum kapı pervazında çentik çentik yükselirken ev aynı evdi . büyüyen ben küçülen annem 4 o zamanlar sokak akşama kalırdı ben oyuna
“Ama, yurt aradığım günlerde havasını, sessiz ve huzur dolu çevresini çok sevdiğim ve girmek için bir yıl beklediğim bu medrese bozuntusu yurtta, hayatımı kurtarmak için katlandığım kahır dolu günlerden sonra elime geçen ne? Yanlış yaşanmış ve bir daha geri gelmeyecek ilk gençlik yılları değil mi? Yalnız öğretmen çıkaran bir fakülteye, öğretmen olmamak kararıyla girmiş, iyi bir öğrenci sayıldığı halde, dört yıllık bölümünü beş yılda bitirememiş; şiiri ve hikâyeyi denedikten sonra eleştiride karar kılmış, fakat onu da başaramamış bir edebiyat, felsefe ve filoloji öğrencisi; doğulu mu batılı mı olmak gerektiğine henüz karar verememiş bir Anadolu çocuğu olan ben, Beşir Güner, geleceğimden ne bekleyebilirim? Okuyucunun görmediği, bir kısım aydının kuşkuyla göz gezdirdiği, sanatçının okumuyormuş gibi okuduğu ve bir kaç bin satan dergilerin lütfen basıp para vermediği yazılarıma mı, hiç doğmamış bir zengin kızıyla evleneceğime mi, yoksa anlaşamadığım politikacıların beni milletvekili seçtireceğine mi güveniyorum? Kala kala bir gazetecilik kalıyor ki, onu da ne hayaller uğruna bir daha bulaşmamak kararıyla iki yıl önce terk ettim. Dört yıldır hazırladığım ailem benden bir şey beklemiyor ama, aldığım kredinin ödenmesi başıma dert. Kendimi sanatçı bildiğim için de, savruk bir hayata alışmışım. Düzenli yaşamak, dokuzda başlayıp beşte bırakmak, benim için imkânsız gibi. Bu yüzden, evlenip çoluk çocuk sahibi olacağımı da sanmıyorum. Ben tam anlamıyla yanlış yaşamış, kaybolmuş biriyim. Hayatımın ne manâsı var, onu da bilmiyorum.” - Mustafa Miyasoğlu, Kaybolmuş Günler, s. 12-13
Sayfa 12 - elifbe suffe·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Reklam