Türkive 320 bin ton nişasta bazlı şeker ile 27 ülkeden olusan AB'nin üretiminin yüzde 40'ını tek başına üretiyor. Korkunç bir rakam bu! Oysa bu
- Almanya'da 56 bin ton...
- İspanya'da 53 bin ton..
- İtalya'da 32 bin ton...
Dünya devi Cargill Türkiye'ye niye geldi sanıyorsunuz..
Dünyanın en büyük "mısır şurubu' (HFCS) üreticisi, ABD Dünya mısır şurubu / HFCS üretiminin yarısından fazlası ABD gerçekleştiriyor. İtibarıyla...
ABD'nin, küresel şirketleri kimyasal şekeri Türkiye gibi yeni pazarlara sokmak istedi
Türkiye, nişasta bazlı şeker /mısır şurubu için "şeker cehennemine" dönüştürüldü.
Bazı rakamlar vermeliyim
Cargill için 2001' de izni çıkan nişasta bazlı sekerin Türkiye'de genellikle mısırdan üretildiğini belirttim. Bu nişasta bazlı şeker mısır şurubu, Türkiye'de mısır üretimini patlattı:
2002 yilnda 2.1 milyon ton olan mısır üretimi..
2015 yilında 6.4 milyon tona ulaştı
Bunun 1.3 milyon tonu tatlandırıcı üretiminde kullanliyor.
Yetmiyor, Türkiye mısır ithal ediyor.
2006 yılında 30 bin 506 kilo olan mısır ithali, 2015 yılında 1.7 milyon tona yükseldi.
Bazı yazarlara göre Arap ordularının İran'a ve Orta Asya'ya yayılmasıyla saltanat ve zenginlik yerleşmiş, yabancı geleneklerin etkisiyle Arap kadını serbestisini yitirmiş , çarşaf ve peçe gibi giyselere yönelmiştir.
Bazılarına göre ise durum Abbasiler zamanında kötüye gitmiştir. (27)
Özellikle Moğol-Türk işgallerinden sonra kadın sınıfı hak ve özgürlükten yoksun edilmiş ve aşağı bir yaratık haline getirilmiştir. (28)
Bu kötüye gidişte Türklerin olumsuz etkileri olduğunu ileri sürenler, Mısır'ın 1517 yılında Oşmanlı boyunduruğu âltına girmesiyle ve halifeliğin Türklere geçmesiyle İslâmî uygulamada KÂDIN'ın köle haline getirildiğini ve kadın haklarıyla ilgili Kurân esaslarının yanlış ve dar bir yoruma itildiğini, bunun sonucu olarak kadınların özgürlükten yoksun edildiklerini ve örneğin o zamana kadar kadın tek başına sokağa:çıkabilirken, ya da iş sahibi olabilirken, kendi kaderini kendi düzenleyebilirken, Türklerin gelmesiyle birlikte bütün bunlardan yoksun edildiğini söylemişlerdir. Ve işte bu görüşleri savunan Arap yazarlara göre Türklerin "Arap ülkelerini işgalleri anından Napolyon'un Mısır'a çıkışı tarihine kadar olan dönemi, Arap kadınının hak ve özgürlükleri açısından kara bir dönem saymak gerekir" (29)
Güya Türklerin işgalleriyle birliktedir ki İslâmî yaşamlarda kadın köle ve
şehvet gidericisi rolüne indirilmiştir (30) Ve işte bütün bu gerekçelere dayalı olarak Arap yazarlar, KÂDIN'ın kurtuluşu için Islâm'ın ÖZ'üne dönülmesini salık verirler. Hatta içlerinde, Müslüman toplumlar bakımından kadın hakları sorununu çözümlemenin hiristiyan ülkelere nazaran çok daha kolay olduğunu, ve çünkü Hıristiyanlığın özünde kadını koruyan ve kadına hak tanıyan esaslar bulunmadığını oysa kî, Şeriâtın kadın lehindeki hükümlerle dolu olduğunu ileri sürenler vardır. (31)
Buenos Aires, 30 Ekim 1940'
Sevgili F.
Dün İspanyolca ilk konferansımı epiyce güçlükle verdim. 1500 kişilik salona öylesine
bir saldırdılar ki, üç bin kişi doldu ve polisin karışması gerekti.
Bu işi daha ilginç kılan, bu başarının ortaya çıktığı toplum koşularıdır. Toplumda neredeyse hiçbir tabanı ve beklentisi olmayan muazzam başarılar, yüksek bir sosyal dirence rağmen başarılmıştır.
Aslında çok başarılı insanlar, genelde rüzgârın zıddına yüzmemişlerdir. Nisan ayında bazen kar yağar ama bu kar tutmaz. Her filozof, çağının çocuğudur. Zahiren çağına en zıt görünen filozoflarda dahi bu olgu görülür. Kapitalizmin başdüşmanı Marks, rüzgârın ne kadar zıddına yazılıyor görünse de kapitalizmin oluşturduğu Aydınlanma Felsefesi'nin ilkeleri ile düşünürdü. Onlar gibi progresif (ilerlemeci) bir tarih anlayışına inanırdı.
Aydınlanmacı iyimserlik diye bilinen tavra, tamamı ile sahipti. Bu yüzden komünizm hayalini, "ilerleme" nin son mertebesi olarak oldukça "iyimser" bir tasvirle ele almıştı. Marks gibi aykırı görünen bir filozof dahi böyleyken... Ya diğerlerini ele alsak? Örneğin, yükselen iktisadi kuramların güçlenen burjuvazi ile bağıntısını düşünsek? Ya da "Voltaire Hristiyanlığa saldırırken halkı mı değiştiriyordu, yoksa halkın bir kesiminin sözcüsü konumunda mıydı?" sorusunu sorsak? Çok az toplumsal önderin, topluma gerçekten önderlik ettiğini söylemek zor değildir. Onların çoğu, gerçekte toplumu değiştirmezler. Çoğu filozof aslında taleplerini dile getirmekte toplumun megafonu olur. Onlar toplumların hedeflerine ulaşmalarında bindikleri atlar, ellerinde taşıdıkları bayraklar olurlar.
Toplumlar bu yüzden bir kuşakta değişmezler. Toplumsal devinim fark edilmeyecek yavaşlıkta gerçekleşir. Sert devrimler bile bu yavaş devinimin patlama noktalarından ibarettir. Oysa Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öyküsü, bu bağlamda oldukça farklıdır.
Leone Catani: "Koca bir kavmi, on sene gibi az bir müddet zarfında nasıl olup da bu kadar derin bir surette sarsmak ve bütün bir dünyayı
30 Mart 1432’de Sultan II. Murad’ın (1404-1451) bir oğlu daha dünyaya geldi. Müneccimlerin bu çocuğun geleceğin “Fatih”i olacağına dair yorum ve rivayetleri olduğu biliniyor.