Gazel 310
"Gamın, gönlümden daha yıkık bir yer bulamadı da bu daralmış gönlümü, kendisine konak yeri yaptı, bu dertli gönüle kondu!"
Epikür, 310 yılında, otuz yaşını biraz geçmişken, gene Anadolu alanında bulunan Mythi'ene (Midilli) ve Lampsakusta (Lapseki) etrafına öğrenciler topladıktan sonra 306 da tekrar, ana şehri Atinaya göç etmeyi göze a'abildi. Öğrencileri de onunla birlikte gittiler. Hiç şüphesiz, aralarındaki varlıklılar Epikür'e, üzerinde, oturma ve toplanma bina'arından başka çok güzel bir bahçe yer alan büyük bir toprak sağlıyacak parayı toplamışlardı. Bahçe haklı olarak bu yeni cemaatın ve onun kurucusunun görüşlerinin ve beğendikleri hayat tarzının bir sembolü olmuştu: bu yüzden halk onlara (Bahçe filozofları) adını takmıştı. Epikür burada öğreterek ve büyük sayıdaki eserlerini yazarak 36 yıl, kendisine bir tanrı kadar saygı gösteren öğrencileri arasında yaşadı. Eu grup içinde cemaat mensuplarının eşlerinden başka kadınlar da, hatta esirle de vardı.
Tarih
Reklam
Allah Rahim’dir
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin. Hep beraber Allah’ın isimlerini anlamaya çalışıyorduk. Allah’ın isimlerini anlamak; Allah’ı, Allah’ın kendini tanıttığı gibi tanımaya çalışmak demektir. Bu yüzden Allah’ı tanımaya çalışırken Fatiha’daki isimlerle tanımaya başladık; ama Fatiha’daki isimleri anlamaya çalışmadan önce temel olan, öz olan, anlaşılması gereken, yaratılışın sebebi olan ismi; yani Allah’ın sevmesiyle ilgili olan Vedud ismini anlamaya çalıştık. Vedud isminin; seven, sevilmeyi isteyen, sevilmeye layık olan anlamına geldiğini söyledik. Sonra nüzul sırasına göre Fatiha’daki isimlere başladık. Fatiha tam olarak inmiş olan ilk suredir. Alak Suresi’nin ilk beş ayeti ilk inen ayetlerdir; ama tam olarak inen ilk sure Fatiha Suresi’dir. Bu yüzden işe Fatiha Suresi’yle başladık. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Fatiha ümmül kitaptır (kitapların anasıdır), Kur’an’ın özetidir, özüdür”(Darekutni, Salat, Babu Vucubi Kıraati Bismillah) buyurur. Kur’an’ın anlaşılması için önce Fatiha’nın anlaşılması gerekir. Biri Fatiha’yı öz olarak bilir, öğrenirse Kur’an’ı özetle anlamış olur. Bunun için biz de Allah’ı isimlerinden tanımaya çalışırken Fatiha’yla, Allah’ın Fatiha’daki isimleriyle tanımaya başladık ve önce onları kısaca öğrenelim, dedik. El hamdu lillâhi rabbil âlemin:(Fatiha /1) “Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir.” Rabbimizi Fatiha’daki isimleriyle tanımaya çalışırken ilk önce bu ayette geçen, Hamid ismini, devamında Rab ismini, sonra da “er rahmânir rahîm”(Fatiha /2) ayetinde geçen Rahman ismini anlamaya çalışmıştık. Şimdi biraz da Rahim ismini anlamaya çalışacağız
Sayfa 113·Kitabı okuyor
Kaynaklar meselesinde önemli olan bu hususlara kısa da olsa değindikten sonra, şimdi en başta çalışmalarımızı yaparken kendi istifade ettiğimiz kaynaklar olmak üzere, siyer ilminde önemli yerleri olan bazı kitapların isimlerini paylaşalım: 1. Siretü İbn İshâk (v.151) ve Siretü İbn Hişâm (v.218) 2. Vâkıdî (v. 207), Kitâbü'l-Meğâzî 3. İbn Sa'd (v. 230), et-Tabakâtü'l-Kübrâ 4. el-Belâzürî (v. 279), Ensâbu'l-Eşraf ve Fütühu'l-Buldân 5. Taberî (v. 310), Târihu't-Taberî /Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk 6. İbn Hazm (v.456), Cevâmi'u's-Sire ve Cemheretü Ensâbi'l- Arab 7. İbnü'l-Esîr (v.630), el-Kamil fi't-Târîh 8. İbn Seyyidünnâs (v.734), Uyûnü'l-Eser 9. İbn Kayyim el-Cevziyye (v.751) Zadü'l-Me’ad 10. İbn Kesir (v.774), el-Bidâye ve'n-Nihâye 11. Markîzî (v.845), İmtâu'l-Esma ve el-Haber ani'l-Be er 12. Semhûdî (v.911), Vefâu'l-Vefa 13. İmam Kastalani (v.924), Mevâhibü Ledünniye 14. Muhammed b. Yusuf ed-Dimeşki (v.942) Siretü' - âmiyye 15. Nûreddin Halebî (v.1044), es-Siretü'l-Halebiyye (İnsanü'l- Uyên) Elbette siyer alanında yazılmış eserler sadece bunlarla sınırlı değildir. Biz birazda en önemli gördüğümüz eserleri sizlerle paylaşmak istedik.
TEKANLAMLILIK (DELEUZE, 1968) Tüm bireyleştirici farkları ve içsel modlulukları için, varlığın bir ve aynı anlamda söylenmesi. TARİHÇE Tekanlamlılık kavramının kaynağı, Jean Duns Scotus'un (1266-1308) sorduğu belirli bir sorudur. Dönemin tüm teolojisinin geçerliliği, bu basit ve mantıksal soruya dayanır. Bu soru, metafiziğe yeni alanlar da açar: Sonlu ve yaratılmış olan varlığın var olması, sonsuz ve yaratılmamış olan varlığın, yani Tanrının var olmasına nasıl katılabilir? Varlıkla Tanrı nasıl ortak bir var olma hâlini paylaşabilirler, hem de bu hâl her belirlenimde farklı modluluklar almayacaksa? Duns Scotus böylece yürürlükteki analojiyi de reddetmiş olur. Varlık, bir birimin tanımını bulacağı ortak, benzer bir varoluşa etkili bir şekilde sahip olamaz. Ortaya konan bu problemle birlikte, mantık metafiziğe yatırım yapar ve onu bilim olarak tesis eder (LP 1988, s. 13-15 [16-18]). Duns Scotus'un tekanlamlılık kavramını yaratarak verdiği yanıt, bu zorluğu mantıksal bir çözüme kavuşturur. Tekanlamlılık, farklı varolanlar için, varlıklar ve Tanrı için ortak olandır, bunların farklarını tam da içsel olarak kavrayandır. Bu ise, analojinin aksine, tekanlamlılık kavramının var olması için bir şeyde tikel ve bir bütün olarak cisimleşmesinin gerekmediği anlamına gelir. Tanrı, aynı anda hem varlıktadır hem de değildir. Tanrının yaratılmış olmaması gibi, varlık da sonsuz değildir. Yine de Tanrı, varlıktadır, tıpkı varlığın Tanrıda olması gibi (a.g.e., s. 95 [107]). Demek ki varolanın fark olarak ifadesi yine varolana aittir. Bu aitliğin ilkesi, tekanlamlılıktır. Varolanın edimselliği olarak form, böylece hep tekil ola caktır. Aslında form, ancak ifadesi son derece değişken olan bir varolanın etkisi altında kendini gösterecektir. Bu form, açık kalacaktır, başka bir deyişle
Sayfa 289·Kitabı okudu
Alıntı
Tarihi süreci makro düzeyde anlayabilmek için bireysel hikayeler yerine büyük resmi incelememiz gerekir. 2000’de savaşlar 310 bin, cinayetler de 520 bin kişinin ölümüne sebep oldu.
Sayfa 362·Kitabı okudu
Reklam
Reklam