Bunca zaman beklettiğime çok pişman olduğum #GünOlurAsraBedel tam olarak ismiyle müsemma bir eser.
Kadim dostu Kazangap' ın vefatı üzerine, Boranlılı Yedigey' in arkadaşına yaraşır bir cenaze töreni yapmak istemesi ve ata mezarlığına doğru yola düşmesiyle başlıyor. İşte bu bir günlük sürede bir asırlık koca bir ömür gözlerimizin önünden akıp gidiyor. (Yu Hua' nın Yaşamak kitabını hatırlattı.) 427 sayfalık bu ömür seyrinde o kadar çok yaşanmışlık, alakasız gibi görünen ama aynı şeyi anlatan , ilmek ilmek dokunmuş öyle vurucu detaylar var ki yazara hayran kalmamak elde değil.
Literatüre Aytmatov tarafından kazandırılan 'mankurt' kavramıyla bu kitapta tanışıyoruz. Bu kelime sözlükte “ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan” anlamına geliyor. Hikayenin bir bölümünde , Nayman Ana efsanesinde ,kafalarına deve derisi kapatıp güneş altında çıldırana kadar bekletilen, anasını atasını tanımayacak hale gelen kölelerden bahsediliyor. Ancak yazar bu mankurtlaşmanın sadece efsanede kalmadığını, kendi yaşadığı dönemde de devam ettiğini çok güzel örneklendirmiş.
Hikayenin 1950'ler Sovyetler Birliği savaş döneminde geçmesi ve savaşın ve rejimin halk üzerindeki yansıması da çok başarılı işlenmiş. Savaşta yitip giden ya da esir düşen ama kurtulduğuna sevinemeyen erkekler, yoklukta ailelerini ayakta tutmaya çalışan kadınlar, tarihinden ve değerlerinden uzaklaştırılan, düşüncelerine zincir vurulan gençler...
Ve kitabı diğer dönem kitaplarından ayıran, bir diğer konu: Bilim kurgu unsurları. Hikayeye dahil edilen uzay araştırmaları ve yeni bir gezegenin keşfi, bu keşifle ilgili üst düzey karar mercilerinin eylemleri ve kararları çok ironikti. Hikayenin bu boyutunda da insanlık tarihi adına oldukça düşündürücü detaylar vardı.
Yazın kavurucu sıcaklığını, kışın
Koskoca 427 sayfa, olmadık aksiyonlar, demokrasi dersleri, insanlık, aşk, intikam, cinayet, vatan millet sakarya ama gerçekten katil var mı ya da kim katil bulunabildimi ? Bence bulunamadı !
Jane Austen, Emma
(Kitaptan alıntılar içermektedir.)
“Aşk mutluluğumuz için elzem olan kişidir.”
Bu cümleyi Emma’yı bitirdikten sonra daha sakin, daha az iddialı ama çok daha sahici bir yerden kurdum.
Emma, benim için bir aşk hikâyesinden çok, insanın kendi duygularına ne kadar hükmedebildiğini sorgulayan, sessiz ama çok güçlü bir farkındalık romanı oldu.
Romanın başında 21 yaşında olan Emma Woodhouse; zeki, ayrıcalıklı ve kendinden fazlasıyla emin. Başkalarının duygularını doğru okuduğuna, hatta onların kaderlerini “iyilik” adına şekillendirebileceğine inanıyor. Austen bu özgüveni yüceltmiyor; tam tersine, iyi niyetin kibirle birleştiğinde ne kadar incitici olabileceğini sabırla açığa çıkarıyor.
Kadınların evlilik ve aşk karşısındaki tereddüdüne dair şu satırlar, romanın daha başında bile ciddi bir bilinç taşıyor:
“Genel bir kural olarak şuna inanırım ki Harriet, eğer bir kadın bir erkeği kabul edip etmemesi gerektiği konusunda şüphe duyuyorsa kesinlikle onu reddetmelidir. ‘Evet’ demekte tereddüt ediyorsa doğrudan ‘Hayır’ demelidir. Şüpheli duygularla, yarım gönülle girilecek bir durum değildir bu.”
(sayfa 51)
Erkeklerin reddedilmeye dair yanlış bir algısını anlatan şu cümle ise metni şaşırtıcı biçimde bugüne taşır:
“(…) erkekler bir kadının evlenme teklifini reddetmesini her zaman akıl almaz bulur. Erkekler bir kadının ona teklif yapan herkese hazır olduğunu sanır.”
(sayfa 60)
Emma’nın yaşamında asıl sınavı ise başkalarıyla değil, kendi sezgilerine olan aşırı güveniyle olur. Yanıldığını fark ettiğinde, Austen bunu sert ama çok dürüst bir dille ifade eder:
“Akılalmaz bir kibirle herkesin duygularını tahmin ettiğine inanmıştı; affedilmez bir küstahlıkla herkesin kaderini çizmeye kalkışmıştı.”
(sayfa 427)
Aşk, romanda ince ince hayatın içinden ama o dönemin
Platon MÖ 427 yılında Atina'da doğdu. Sokrates- Platon ilişkisi tarihin en ünlü öğretmen- öğrenci ilişkilerinden biri olmuştur. Sokrates'in felsefesini bu kitap üzerinden kısaca her şeyi sorgulamak ve hakikati aramak üzerine olduğunu söyleyebiliriz.
Kitap 4 bölümden oluşur. Euthypron'da din, Sokrates'in Savunması bölümünde yargı süreci, Kriton'da Sokrates'in firarı tartışması ve son bölüm Phaidon'da ruh ve ölüm üzerine diyaloglar anlatılır. Sokrates'e yapılan suçlamalar tanrıları reddederek gençleri yoldan çıkarması ve kendi tanrılarına yönlendirmesi. Bunların artık gerçek neden rakipleri tarafından güdülen siyasi kaygılar. Sokrates yargı süresince normalde beklenen kendini kurtarma çabasına girmemiş, hakikat ve erdemden şaşmamıştır.
Kitaptan çıkarılabilecek en anlamlı iki öğreti benim için şunlardır:
Hepimiz cahilliğimizin farkında olmalıyız ve gerçeğe ulaşmak için çabalamalıyız.
Cahil olduğunu farkında olmayıp kendini bilge sanmak, en kötü cahillik çeşididir.
Sokrates'in SavunmasıPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202564,7bin okunma
“Bereketli Topraklar Üzerinde” Çukurova gerçeğini anlatmak amacıyla yazmayı planladığı romanlardan biridir. İlk olarak 1953 yılında “Dünya” gazetesinde tefrika edilen romanın birinci baskısı 1954 yılında “Remzi Kitabevi” yayınları arasında yerini alır. On yıl sonra romanın ikinci baskısı yapılır. Aradan geçen zaman içinde yazar roman üzerinde değişiklikler yapar. 288 sayfa olan roman 427 sayfaya çıkar. Roman, şehir yaşamının ezdiği köylünün geçinmek için yaşadığı çatışmalardan oluşur. Eserde Türk toplum yapısının dönemsel yansımaları ve maddi kaygılarla şehre göç etmek zorunda kalan insanların dramı anlatılır. Roman ilk baskısından itibaren edebiyat çevrelerinde geniş yankılar uyandırdı. Roman pek çok yayınevi tarafından basıldı. Ayrıca 1967 yılında Bulgaristan’da, 1971 yılında Fransa’da yayınlandı.
Yazar romanında “diyalog (karşılıklı konuşma)”, “iç diyalog”, “iç monolog (iç konuşma)” gibi anlatım tekniklerinden yararlanır. Bu diyalogların eser boyunca çok sık kullanıldığı görülür. Romanda olayların akışı, kişilerin ruh hali, korkuları, endişeleri, kurdukları hayaller, birbirleri hakkında ne düşündükleri büyük ölçüde diyaloglardan ve iç konuşmalardan öğrenilir. Yazarın, kişileri ve toplumu, konuşmalar yoluyla olduğu gibi yansıtma eğilimi, gerçekçilik anlayışının bir sonucudur.
Romanda diyalog tekniği dışında, düz anlatım ve özetlemelere de yer verilir. Yazar bu tarz anlatım tekniklerine, genellikle olayın geçtiği mekânı tanıtmak veya bir şekilde adı geçen kişiler hakkında bilgi vermek için başvurur.
Romanda yazarın konuşma ağırlıklı, doğal, sade ve açık bir dil kullandığı görülür. Roman kahramanları; halkın kullandığı deyimlerle, yerel ağızla ve gündelik dille konuşur. Romanda küfürlü, argolu konuşmalar dikkat çeker. Orhan Kemal
TOZLU YOLLARIN VE YILLARIN TANIKLIĞINDA İNSAN KALABİLMENİN DESTANI
Steinbeck, Gazap Üzümleri’ni yazmadan önce Amerika’nın tozlu yollarına çıkar. Büyük Buhran’ın kavurduğu tarlalarda, bir ekmek uğruna göç eden insanların hikâyelerini dinler; ellerindeki nasırın, yüzlerindeki çizginin, umutla umutsuzluk arasında salınan bakışların tanığı olur. Kaliforniya’daki göçmen kamplarındaki sefalet, dayanışma ve direnci belleğine kazır. Artık yalnızca bir yazar değil, insanın adalet, açlık ve onurla sınandığı bir çağın anlatıcısıdır. Ve romanımız masa başında değil; yollarda, çamurun, tozun ve yoksulluğun içinde doğar. Adı ise insanların emeğiyle kazanıp ellerinden alınan bereketi ve haksızlığa karşı duyulan öfkeyi simgeleyen güçlü bir metafordur:
Gazap Üzümleri
Steinbeck, bu insanların yaşadığı sefalet ve adaletsizliği gözlemleyerek romanı sadece bir hikâye olarak değil, Amerika’nın vicdanına bir ayna olarak kaleme alır. Toprak onun için yalnızca geçim kaynağı değil, insanın kökleri ve kimliğinin sembolüdür; bu yüzden roman, göç ve yoksulluk üzerinden insan ruhunun dayanışma ve yıkımını anlatır.
(Tarihsel detay: Büyük Buhran, 1929’da Amerika’da başlayan ekonomik çöküş dönemidir. Bankaların iflası, işsizliğin ve yoksulluğun hızla artması, milyonlarca ailenin topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybetmesine yol açtı. Göç yolları açlık ve sefaletle örülüydü.)
---
Gazap Üzümleri, sayfaları çevirdikçe yalnızca bir dönemi değil, insanın direncini ve çaresizliğini de okuruz. Yazar, büyük kelimelere sığınmadan, tozlu bir yoldan yürüyen yorgun insanların hikâyelerini destanlaştırır. Gerçekliğin içindeki acıyı, bazen bir belgesel kadar açık, bazen bir dua kadar derin anlatır:
> "Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık." (s. 314)
Romanın her satırı “insan olmanın ağırlığını”