ULYSSES'İN FENOMENOLOJİSİ...
(...) “Ulysses”, 800 küsûr sahifelik bu eser, 16 Haziran 1904’te, İrlanda’nın başşehri Dablin’in muhtelif köşelerinde, sıradan insanların his ve hayâl dünyalarında olup bitenlerin veya olup bitmiş olması mümkün olanların anlatıldığı bir roman. Ve bu roman etrafında ilk akla gelen sualler; söz konusu olup bitenlere veya olup bitmesi mümkün olanlara niçin “Ulysses” ismi verildiğiyle, tarih olarak neden 16 Haziran 1904 gününün seçildiği… James Joyce, bütün hikâyesi bir güne sığan böylesi karmaşık bir eseri ne maksadla kaleme aldığı sorulduğunda, “Edebiyat münekkidlerini 100 sene uğraştırmak için!” cevabını vermiş. Gerçekten, 1922’de Paris’te yayınlandığından kısa bir süre sonra, büyük yankı uyandırmış “Ulysses”. Üzerine, yüzlerce, binlerce cild araştırma ve inceleme yazısı yayınlanmış. 1984’e gelindiğinde, Amerika’da bazıları çıkmış, “Ulysses”in bugüne dek yanlış bilindiğini, çünkü okunaksız bir yazıyla Fransa’da dizgiye verildiğini, dizgicilerin hiçbirinin tek kelime İngilizce bilmediğini ve “gerçek Ulysses”in kendilerinde olduğunu iddia etmişler. Amerikalılar bu türlü sansasyonlara bayılır! Psikolojinin büyüklerinden Carl Gustav Jung da “Ulysses” üzerine bir inceleme yapanlardandır. Jung’a göre, bütün “Ulysses” macerası “hiçlik”te düğümlüdür; basit, sıradan, hiçliğe müncer günlük itiş kakışlar dünyasını ele alır. 16 Haziran 1904’te de hiçbir şey olmamış, “tarihî” denebilecek hiçbir şey yaşanmamıştır. Ama bu hiçlikte bir kutsallık vardır ki, Joyce bunu anlatmak ister. Nitekim “Ulysses” tabirinin eski Yunanca kökeninde de bu mânâyı görürüz: O da, kutsal hiç kimse, kutsal hiçlik demektir… Lâkin Amerikalı Daniel Boorstin, Jung ile aynı kanaatte değildir. __16 Haziran 1904 gününde Joyce’un, Nora Barnakle’a âşık olduğunu söyler. Nora, Joyce’un,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Tarihlere dikkat. Ve sokağa salınan sağcı cinayet şebekelerine…
İlk olarak Haziran 1975 tarihinde iki ülke arasında Türkiye'de 700 milyon dolarlık sanayi yatırımını öngören bir antlaşma imzalanırken, ardından 1977 yılında Sovyetler Birliği, Türkiye'ye on yıl içinde 1,3 milyar dolarlık ekonomik yardımda bulunmayı kabul etti. Daha sonra Ekim 1978'de imzalanan bir başka antlaşmayla da Moskova yönetimi Türkiye ye 4 milyar dolara yakın yardımda bulunmayı taahhüt etti. Bir yıl sonra da Türkiye'ye yönelik yardım ve kredilerden oluşan 8 milyar dolarlık bir antlaşma imzalandı (TDP, 2004: 783).
Sayfa 177 - Kronik
Tarih
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Transavrasya
Martine Robbeets ve Savelyev, Türkçenin de dahil olduğu Transavrasya (Makro-Altay) dilleri tezinin savunucularındandır. Robbeets ve Savelyev kitaplarının tanıtım yazısında tezleriyle ilgili özet olarak şunları belirtmektedirler: "Transavrasya" terimi, doğuda Pasifik'ten batıda Akdeniz'e uzanan coğrafi olarak komşu büyük bir dil grubunu ifade eder. Bu diller önemli ölçüde dilbilimsel özellikler paylaşır. Bu grup Japonca, Korece, Tunguzca, Moğolca ve Türkçeden oluşan beş dil ailesini içerir. Japon ve Türk dil ailelerinin yanı sıra Moğol, Korece ve Tunguzik dil aileleri de Transavrasya dil grubuna dahildir. Bu diller birlikte, batıda İstanbul'dan doğuda Tokyo'ya kadar uzanan çok geniş ve uzun bir kara şeridinde konuşulmaktadır (Robbeets & Savelyev 2020: 780-783); ancak araştırmacılar arasında, bu dillerin soybilimsel olarak "Altay" ailesi bağlamında ilişkili olup olmadığı konusunda anlaşmazlık vardır. Robbeets ve Savelyev, Transavrasya dillerinin tarih öncesi dönemde (MÖ 6200-5400) Avrasya'da yayılmaya başladığını varsayar. Robbeets, bu dillerin İç Moğolistan (Çin) ve Mançurya'dan (Rusya, Çin) kaynaklandığına ve tarımın artan şekilde uygulanmaya başlamasıyla birlikte kıtaya yayılmaya başladığını ileri sürmektedir. Buna göre, avcı-toplayıcıların tarım toplumuna evrilmesi ve nüfuslarının artması daha geniş bölgelere yayılmalarına yol açmıştır. Süreç, dünyanın diğer coğrafyalarında da benzer şekilde gerçekleşmiştir. Araştırmacılar savlarını desteklemek amacıyla genetik, arkeoloji, dilbilim "üçgenleme/nirengi" (İng. Triangulation) adı verilen bir yöntemde birleştirmektedir. Yine çok yakın bir tarihte yayımlanan makalelerinde Yurayong ve Szeto dilbilimsel ve tarihsel kanıtların birleşiminden hareket ederek Japon ve Kore dillerinin yoğun dil temasları yoluyla, sırasıyla MÖ 1.
Süer Eker, Altay Dilleri Sorunsalında Japonca ve Talat Tekin·Kitabı okuyor
Alıntı
Medyamız mı? Onların da birer ticari kuruluş olduğunu, reytinglere ve ticari bağlantılara göre hareket ettiklerini hatırlamakta fayda var. Dış haberlere yönelik zayıf ilgi nedeniyle, dünyada ne yaşansa ekranlarda Türkiye üzerinden okunur ve olaylar çoğu zaman bizi hedef alan girişimlere bağlanır ki izlenme oranı artabilsin. Çünkü çoğumuzun dünya algısı adeta 783.562 km²’lik Türkiye Cumhuriyeti sınırlarıyla sınırlıdır.
Sayfa 169·Kitabı okudu
Halifeliğin tarih olma süreci.
Bilindiği gibi İslam tarihinde halifelik, Peygamber'in ölümü üzerine onaya çıkan bir kurumdu. Hilafet, İslam içinde en uzun kalmış kurumlardan birisidir ve uzun bir süre İslam toplumunun liderliği iddiasıyla şekillenen tarihsel gelişim süreci, İslam'ın ta­rihsel serüveniyle iç içe idi. Arapça halife, Peygamber'in yerine kaim olmak üzere İslam camiasının en yüksek reisinin unvanıdır. Halife, İslam dininin esaslarına göre hem başimam hem de dev­let başkanı olarak iki iktidarı birden temsil etmekteydi. Türkler, Selçuklu Devleti'nin kuruluş döneminde halifeliği ele geçirmişler fakat bu sanı almak gereğini duymamışlardır. 1058 yılında Bağdat'a giren Tuğrul Bey, Halife'yi makarnında bırakmış ve yalnız Sultan-ı İslam sanını almıştı. ııo Yavuz Selim 1517'de Mısır'ı ele geçirince orada Halife III. El Mütevekkil ile karşılaştı. Halife Mütevekkil birçok bilgin ve sanatçı ile birlikte İstanbul'a gönderildi. Padişah'ın İstanbul'a dönüşünden sonra Halife'nin uygunsuz hareketleri görülmüş ve Yedikule'ye hapse­dilmişti. Kanuni'nin tahta çıkmasıyla aifedilerek Kahire'ye dön­mesine izin verilmiş ve orada ölmüştü. Yavuz Selim'in halifeliği devraldığı yönünde yanlış bir kanı yaygınlaşmıştır. Ancak Selim, oğlu Kanuni ile yazışrnalarında halifefiği üzerine aldığına dair hiçbir şey yazmamıştır. O dönerne ilişkin Osmanlı ve Arap belgelerinin hiçbirinde, o yıllarda yazılmış kitaplarda böyle bir devir işlemini gösteren kayıt yoktur. Yavuz Selim'den önce bazı Osmanlı padişahları halife unvanını kullanrnışlardı. Yavuz Selim, halife unvanını değil eski kutsal hilafet emanetlerini almış ve Mısır sultanlarının "hadimü'l haremeyni'ş-şerifeyn" (kutsal Mekke ve Medine'ye hizmet eden) unvanını kullanmıştı. Bu söylenti 1774 Küçük Kaynarca Ant­Iaşmasından sonra ortaya atılmıştı. Osrnanlılar,
Mülkiyet Herkesinmiş… Birkaç Yüz Aile Hariç
Patron örgütü TÜSİAD kendini “sayılarla” anlatırken bin civarında üyesinin 4 bin 500 şirketi temsil ettiğini, kamu dışındaki milli gelirin yüzde 50’sini “oluşturdukları”nı söylüyor. Hesap doğrudur. En fazla birkaç yüz aile işçilere ödenen ücretler hariç milli gelirin hemen hemen üçte birine el koyuyor. Nitekim GSYH hesaplarına bakıldığında da, “brüt işletme artığı” dikkate alındığında milli gelirin yüzde 58’inin patronlara aktığı görülüyor. 2024 yılında 1,36 trilyon dolara ulaşan GSYH’nin 783 milyar doları sayıları binlerle ölçülen sermayedarların cebine girmiş, aslan payını da birkaç yüz aile almış.
Alıntı