Antik Çağ’da Anadolu
Helenler Anadolu’ya geldiklerinde büyük ölçüde kentleşmiş olan yerli halkla ve M.Ö. İkinci bin yılda tüm Avrupa bölgelerinden daha üstün bir uygarlığa sahip Anadolu’nun o eski uygarlığıyla tanıştılar. Yeni yurtlarının topografik özelliklerinden faydalanarak kara ve deniz ticareti ile ekonomik yönden güçlenmeye başlayan Helenler giderek, Anadolu halkının geleneklerini, sanattaki tekniklerini öğrendiler ve onlarla kaynaşıp, karıştılar. Bu kaynaşma ve karışmadan özellikle iyonya da üstün bir uygarlık oluştu. Batı Anadolu’da böyle harika bir uygarlığın doğmasında, Anadolu kültürünün, geleneklerinin, tekniklerinin, yazın ve tarih biliminin, düşünbilimlerinin, ayrıca Anadolu’nun yetiştirdiği bilim adamlarının önemli payı ile birlikte, her çağda ve her yerde etken olan bir diğer nedene, ekonomik gelişmeye de bağlıydı. Tüm bu koşulların bir araya gelmesiyle, M.Ö. 800-500 arası dönemde, Helen azınlığın yerli çoğunluğa karıştığı Anadolu’nun Ege kıyılarında, dünyanın en üstün uygarlığı doğdu ve bir altın çağ yaşandı. Yaratıcılıkta iyon kimliği, Anadolu kimliği ile özdeşleşti.
Sayfa 72·Kitabı okuyor
İngiltere, Amerika ve Almanya’ nın yardımları saye­sinde Rusya’ da bir Sovyet rejimi kuruldu. Bu rejim, terör, hile, yağma ve siyasi fahişelik temelleri üzerine kurul­ muştu. Marxism, bir kanser gibi Rusya’ yı sardıktan sonra, kızıl bir salgın hastalık gibi, yurt dışına da yayılmaya baş­ladı. 1917-1922 yılları arasında 800.000 Başkır (Nüfûsun %57’ si) yok edildi. Kırım Tatarlarının ülkelerinden niçin sürüldük­leri şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü Yahudi- Komünistler burada 15 Şubat 1944’ de bir “Yahudi Cumhuriyeti” kurmayı plânlıyorlardı. Fakat bu ger­çekleştirilemedi.
Sayfa 282·Kitabı okuyor
Alıntı
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
ULYSSES'İN FENOMENOLOJİSİ...
(...) “Ulysses”, 800 küsûr sahifelik bu eser, 16 Haziran 1904’te, İrlanda’nın başşehri Dablin’in muhtelif köşelerinde, sıradan insanların his ve hayâl dünyalarında olup bitenlerin veya olup bitmiş olması mümkün olanların anlatıldığı bir roman. Ve bu roman etrafında ilk akla gelen sualler; söz konusu olup bitenlere veya olup bitmesi mümkün olanlara niçin “Ulysses” ismi verildiğiyle, tarih olarak neden 16 Haziran 1904 gününün seçildiği… James Joyce, bütün hikâyesi bir güne sığan böylesi karmaşık bir eseri ne maksadla kaleme aldığı sorulduğunda, “Edebiyat münekkidlerini 100 sene uğraştırmak için!” cevabını vermiş. Gerçekten, 1922’de Paris’te yayınlandığından kısa bir süre sonra, büyük yankı uyandırmış “Ulysses”. Üzerine, yüzlerce, binlerce cild araştırma ve inceleme yazısı yayınlanmış. 1984’e gelindiğinde, Amerika’da bazıları çıkmış, “Ulysses”in bugüne dek yanlış bilindiğini, çünkü okunaksız bir yazıyla Fransa’da dizgiye verildiğini, dizgicilerin hiçbirinin tek kelime İngilizce bilmediğini ve “gerçek Ulysses”in kendilerinde olduğunu iddia etmişler. Amerikalılar bu türlü sansasyonlara bayılır! Psikolojinin büyüklerinden Carl Gustav Jung da “Ulysses” üzerine bir inceleme yapanlardandır. Jung’a göre, bütün “Ulysses” macerası “hiçlik”te düğümlüdür; basit, sıradan, hiçliğe müncer günlük itiş kakışlar dünyasını ele alır. 16 Haziran 1904’te de hiçbir şey olmamış, “tarihî” denebilecek hiçbir şey yaşanmamıştır. Ama bu hiçlikte bir kutsallık vardır ki, Joyce bunu anlatmak ister. Nitekim “Ulysses” tabirinin eski Yunanca kökeninde de bu mânâyı görürüz: O da, kutsal hiç kimse, kutsal hiçlik demektir… Lâkin Amerikalı Daniel Boorstin, Jung ile aynı kanaatte değildir. __16 Haziran 1904 gününde Joyce’un, Nora Barnakle’a âşık olduğunu söyler. Nora, Joyce’un,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Osmanlı Devleti, İtalya Harpleri sırasında (1494-1554) Avrupa diplomasisinin ayrılmaz bir unsuru durumuna geldi. Avrupa'da ümitsiz duruma düşen her devlet son çare olarak Osmanlılardan yardım alacağını söylemekle düşmanını korkutmaya çalışıyor, yahut sık sık değişen koalisyonlar, Osmanlılara karşı Haçlı Projesi adı altında gizlenmeye dikkat olunuyordu. 1497'de Fransız-Venedik ittifakına karşı Milano, Ferrara, Mantua ve Floransa, Bayezid'e baş vurdular, Venedik'e savaş açarsa yılda 50.000 duka vermeyi vaat ettiler. Venedik'in Balkanlar'da son köprü-başılarını tasfiye etmek için Batı'da koşullar Osmanlılar için çok elverişli görünüyordu. Papa, Napoli ve Milano, Bayezid'i teşvik ediyorlardı. Bayezid, yardım vaadinde bulundu. Hatta 1480'de geri kalmış olan İtalya istilâsı da bazı Türk devlet adamlarının zihnini işgal ediyordu. Venedik'in Fransa ile ittifakı, Osmanlıları bir hayli endişelendirmekte idi. Batı ticaret mallarından vazgeçemeyen Osmanlılar, Venedik'le bir savaş halinde Floransa'ya güveniyorlardı. 1499'da bir Floransa konsolusu (emino) İstanbul'da yerleşti. Gerçekten de, Fâtih zamanında olduğu gibi, Osmanlı-Venedik savaşından Floransalılar büyük ticarî yarar sağlayacaklardır. Venedik-Osmanlı Savaşı (1499-1502), Osmanlı donanmasının, artık Akdeniz'in hâkimi Venedik'le açık denizde boy ölçüşebilecek bir duruma geldiğini gösterdi. Bir Venedik casus raporuna göre, o zaman Türk donanmasında savaş gemileri 78 kadırga (galley), 25 kalyata (galleotta) ve yeni yaptırılmış olan iki büyük kökeden oluşuyordu. Bu kökelerden her biri 1.800 ton büyüklüğünde olup dünyanın en büyük gemileri sayılmakta idi. Hazineye 40.000 altına mal olmuştu.
Sayfa 132 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bugün İngiliz Erkân-ı Harbiyesinden esirlere bir emir tebliğ edildi. Seydi Beşir'de 800 esir kalmış. Bunların İstanbul'a sevkleri kararlaştırılmıştır. Üçüncü mevkide gitmeye razı olanlar iki haftaya kadar gidecekler. Birinci mevkide gitmek isteyenler iki ay daha bekleyeceklerdir. Daha kim durur. Tek gideyim de isterse yaya olsun. Derhal yazıldım. 25 efendi birinci mevki beklemeye razı oldular. Diğerleri hep bu postaya yazıldık. Herkesten razı olduklarına dair birer imza aldılar. Herkeste sevinç başladı. Heyecanla beklediğimiz hürriyet günlerine kavuşacağız. Bu güne kadar çektiğimiz çilelerin son demlerini yaşıyoruz. İstikbalin tatlı ümitleri herkesi güldürüyor. Bir hatıradan ibaret kalan mazinin o kederli günleri bir rüya menzelesine iniyor. Hayatta tecrübe ile geçirdiğimiz bu günler belki de İstanbul'a güzel hatıralar hazırlayacaktır. Bu günler istikbalin bir mikyası olacaktır.
YUNAN EFSANELERİ-TANRILARI...
(...) Yunanlılar’ın kendileri ise, geçmişlerinden, “efsaneler” sûretinde söz ederler. Bu efsanelerin nasıl bir gerçekliğe tekabül ettiği, Batılılar’ca bilinmez. Söz konusu efsaneler arasında en fazla üzerinde durulanı, çeşitli Yunanlı destan şairlerince rivayet edilen “Truva Savaşı”dır. Şübhesiz, bu savaştan bahsedenlerin en ünlüsü, “İlyada” eseriyle Homeros’tur. Homeros’un muazzam mısrâlardan kurulu “İlyada” ve “Odise” eserleri, Yunanlılar’a, ataları hakkında olduğu gibi, din ve dünyaya dair de bildikleri her şeyin kaynağını gösterir. Homeros bir şair olduğu kadar, bir din büyüğü ve kutsal kişilik kabul edilir. Üstad Necib Fazıl’a göre de, Atina’da ortaya çıkan büyük Yunan medeniyeti, Homeros’un gördüğü rüyanın kendisinden beş asır sonra gerçekleşmesi gibidir. Homeros, tahminlere göre, Milâddan Evvel 800 veya 900’lerde, İzmir yöresindeki İyonya topraklarında yaşamış. Bahsettiği Truva Savaşı’nın ise, Batılılar’ın ekserîsi, Milâddan Evvel 1200’lerde, Çanakkale yakınlarında geçtiğine inanırlar. Bu savaş, Yunan yarımadasına hâkim olan Akalar ile, Batı Anadolu’yu elinde tutan Truvalılar arasında cereyan eder. Yunanlılar’ın ataları Akalar, on yıllık bir kuşatma sonunda Truva’yı yıkarlar. Bu savaş etrafında Yunanlılar, sırf şanlı tarihlerini öğrenmekle kalmaz; aynı zamanda “tanrılar âlemi” kabul ettikleri öbür dünya hakkında bilgilere ve çok tanrılı inanç sistemlerinin ilk dayanaklarına kavuşurlar. Homeros’tan sonra ikinci büyük destan şairi kabul edilen Hesiodos, söz konusu efsanevî dünya görüşünü daha da derine götürür. “Tanrıların Doğumu” ile “İşler ve Günler” isimli eserlerinde, Kaos denilen boşluktan Kozmos denilen kâinatın nasıl unsur unsur doğduğunu, her unsurun nasıl bir “tanrı” olduğunu, bu “erkek” ve “dişi” tanrıların birbiriyle mücadelesinden yeryüzü
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997), Eski Yunan Medeniyeti -I-, Efsanenin Doğuşu. (NOT: 22 Kasım 1996 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen “Yunanlılar” isimli konferans metnidir…)
Akademya Yazıları