Her bireye kendini özel hissettiren,istiridye kabuğu içinden çıkan inciler kadar muazzam olan eserler vardır.
Velhasıl benim de Jack london'un kendi hayatının öğelerini barındıran romanıdır.
Martini anlamak için kendi hayatımıza bakmak yeterli diye düşünüyorum.
Hangimiz sevdiğimiz şeyler uğruna değişmedik,savaşmadık,renkten renge girmedik ki?
Hangi birimiz tutkunun esiri olup sırf kuyruk acısı geçsin diye uykusuz kalmadı,aç kalmadı,bahşedilen zamanı bonkorce satmadı ki?
İşte bu yüzden martin ABD'de değil,başucumuzda olan fedakar annemiz,babamız,ablamız,abimiz,sensin,benim.
Varoş bir hayatta denizcilik yaparak hayatını sürdüren,eğitim düzeyi olmayan,maddi olanakları olmayan Martin ise tıpkı Yeşilçam filmlerin de olduğu gibi kendinden üstün,başarılı üniversite öğrencisi,şatafatlı hayat sürdüren ve burjuva toplumuna ait olan Ruth'u sever.
Ruth'un aristokrat oluşu Martini o kadar etkisi altına alır ki adeta martinin imgeleminde Tanrıça katına çıkarır.
Martin bunun üzerine aşkını platonikleştirmek yerine ussal kararlar alıp halk kütüphanelerin de kendine yeni bir vizyon katmaya başlarken bir taraftan hayatla olan zorlu mücadelesi için sebatla çalışır.
Gerekli bilgi birikimini yaptıktan sonra şiirler,makaleler,romanlar yazar yayınlanması için gönderdiği hiç bir kurum tarafından kabul edilmez,bu zorluklar karşısında kalan Martin bir taraftan sınıf farklılığı olmasına rağmen Ruth ile olan bağlarını koparmaz ki bir taraftan Ruth'n içine de Martine karşı bir kıvılcım düşmüştür.
Martin'nin bu hırsını gören herkes (ruth dahil) edebi bir işi yapamayacağını,daha çok para kazanmak adına gazetecilik yapmaya zorlarlar fakat Marti'nin başarma hırsını hiç bir baskı yıldıramaz.
Martin en sonunda başarıya eseri sayesinde ulaşıp kendini aristokrat sınıfın içerisine dahil eder,şöhret ve