Notre-Dame’ın Kamburu – benim incelemem
Bu kitabı okurken şunu fark ettim: Victor Hugo bir katedral anlatmıyor aslında, insanı anlatıyor. Taştan yapılmış bir binanın içinde, etten kemikten insanların ne kadar acımasız olabildiğini gösteriyor. Quasimodo’nun kamburu sadece sırtında değil; toplumun ona yüklediği bütün yargılar o kamburun içinde.
Çirkinliğin ne olduğunu bu kitapta yeniden düşündüm. Çünkü Hugo bana şunu hissettirdi: Çirkinlik yüzde değil, bakışta. Esmeralda güzel olduğu için sevilmiyor; Quasimodo çirkin olduğu için dışlanmıyor. Asıl mesele, insanların merhameti sadece “kendilerine benzeyene” ayırması.
En çok Quasimodo’ya üzüldüm ama en çok da insanlara kızdım. Çünkü Quasimodo sevmesini biliyordu; sessiz, karşılıksız, kendinden vazgeçerek… Çoğu insanın ömrü boyunca öğrenemediği bir şeyi, o kimseye dokunmadan yapabildi. Bu yüzden bana göre kitabın en masum karakteri en yalnız olanıydı.
Notre-Dame’ın taş duvarları arasında geçen bu hikâye, bana şunu söyledi: Toplum, farklı olanı affetmez ama ondan hikâye çıkarmayı çok sever. Herkes yargılar, kimse anlamaya çalışmaz. Ve sonunda en temiz kalp en ağır bedeli öder.
Bu kitap bittiğinde içimde kalan şey bir hüzün oldu. Çünkü anladım ki bazı insanlar hayatta sevilmek için değil, sevmeyi öğretmek için var. Quasimodo da onlardan biriydi.