Mart, sürprizlerle dolu bir aydı, ne olacağını önceden kestirmek olanaksızdı. Ilık günler, şehir yeniden buzların ve gri gökyüzünün altında kalana dek herkese umut verirdi.
Vaktiyle dövülmüş olduğu için, sıra ona gelince haklı olarak döven bir çocuk var kafasının hareketinde. Kendini affediyor sağa sola sallayarak başını. Zalimler kendi zulmünü nasıl büyük bir şefkatle affederse öyle.
Karanlığın Aynasında Ahlakın Sınırları: "Yatak Odasında Felsefe"
Marquis de Sade’ın "Yatak Odasında Felsefe" adlı eserini bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, derin bir rahatsızlık ve etik anlayışımın kökten sarsılması oldu. Kitabın dili benim için oldukça ağırdı; ancak bu ağırlık sadece kelimelerden değil, satır aralarına gizlenmiş olan o korkunç "normlardan" kaynaklanıyordu. Okurken kendimi sürekli bir çatışma içinde buldum: Karşımda ya toplumun ikiyüzlülüğünü en uç noktadan ifşa etmeye çalışan bir dahi ya da kendi karanlık arzularını felsefe adı altında meşrulaştırmaya çalışan bir zihin vardı.
Sade bu eseri, 18. yüzyıl sonu Fransa’sının o meşhur kaosunda, Fransız Devrimi’nin hemen ardından kaleme aldı. Giyotinlerin çalıştığı, eski ahlakın yıkıldığı ama yerine neyin konulacağının henüz bilinmediği bir dönemdi bu. Sade, hayatının yaklaşık 30 yılını hapishanelerde ve akıl hastanelerinde (özellikle Bastille ve Charenton) geçirmiş bir adam. Bu kitap da aslında o hapis yıllarının, dışlanmışlığın ve toplumdan intikam alma isteğinin bir ürünüdür. Sade, aristokrat bir aileden gelmesine rağmen toplumun en karanlık dehlizlerine itilmişti; belki de bu yüzden eserinde topluma bir ayna tutmak istedi ama tuttuğu bu ayna sadece karanlık ruhları gösteriyordu.
Kitabı okurken şunu düşündüm: Sade sanki minareyi çalmış ve kılıfını hazırlamış. Cinayeti, tecavüzü, kadınların birer nesne gibi kullanılmasını ve her türlü şiddeti "doğa böyle istiyor" diyerek felsefi bir kılıfa oturtmaya çalışıyor. Benim etik anlayışıma tamamen ters düşen bu içerik, toplumda bu şekilde düşünen insanların olma ihtimalini hatırlattığı için beni çileden çıkardı. Sade resmen şunu diyor: "Biz böyleyiz, arzularımız bu yönde ve biz aslında hiç de az değiliz." Bu, toplumsal bir düzen için tam bir kaos