Yabancı üzerine herkesin yeterince yazıp çizdiğini düşünüyorum. Bu sebeple ben bu kitabın benle olan hikayesini not düşmek istiyorum kişisel okurluk tarihime.
Yıl 2012. Ankara Hukuk’ta ikinci sınıftayım. Bahar yarıyılında hukuk fakültesindeki, yıllar geçse dahi hiç unutamayacağım bir ders olan Hukuk ve Edebiyat’ı seçmeli ders olarak almıştım. Bir kitap listesi verdi hocamız. Haftada bir kitap bitirilecek, üzerine bir kişi sınıfta sunum yapacak ve arkasından münazara yapılacaktı. Her hafta dersten sonra bir sonraki haftanın kitabını almak için Kızılay’daki Olgunlar’ın yolunu tutardım. Aziz Nesin- Yaşar ne yaşar ne yaşamaz, Tahsin Yücel- Gökdelen, Erdal Öz Yaralısın, Sevgi Soysal-Şafak, Kafka- Şato ve Albert Camus- Yabancı o dönem okuduğumuz kitaplardı. Bu eserleri okumuş olanlar ortak temayı fark edeceklerdir; Devlet kurumlarındaki yozlaşma, anlamını yitirmiş adalet kavramı, suçun dışında her şey için yargılanma.
Sunumlar ve kitap üzerine yürüttüğümüz beyin fırtınası çok verimli geçerdi. Adını öyle koymasak da o grubun hayatımdaki ilk kitap kulübüm olduğunu şimdilerde fark ediyorum. Her bir oturumu can kulağı ile dinlerdim. Roman karakterlerinin yaşadıklarını, yazarların kitaplardaki derinlikli sözlerini özümseyemeyecek kadar deneyimsiz olsam da, edebiyatın o kuşatıcılığını daha o günlerden iliklerime kadar hissederdim.
Ve bir gün sıra Yabancı’ya geldi. Bir sonraki derse hazırlanmak için aldım elime kitabı.
“Anam ölmüş, dün ya da bugün bilmiyorum.” Mersault’ün yaşama karşı kayıtsızlığını, hayalsizliğini, inançsızlığını anlamlandıramayacak kadar gençtim. Zaten de Camus, ruhu güvenli kıyılardan tekinsiz okyanuslara henüz hiç açılmamış yirmisindeki bir gence ne söyleyebilirdi ki? Neyse, sıkılarak da olsa okudum kitabı, öylesine hayallere dalarak okumuşum ki roman