Cam Şehirlerin Gölgesinde Adalet
Şehrin en parlak caddelerinde yürüyen insanlar, kaldırımların kenarında oturanları görmemeyi öğrenmişti. Çünkü görmek, bazen vicdanı uyandırırdı; vicdan ise modern dünyanın en ağır yüklerinden biriydi.
Gökyüzüne uzanan cam binaların gölgesinde, bir çocuğun ayakkabısındaki delik büyüyordu. Bir yanda sofralarda artan yemekler çöpe dökülüyor, diğer yanda bir anne, çocuğunun açlığını suyla bastırmaya çalışıyordu. Adalet denilen şey, mahkeme salonlarının duvarlarına asılmış soğuk bir kelimeden ibaret kalmıştı artık. Güçlü olanın sesi kanun sayılıyor, yoksulun sessizliği suç gibi görülüyordu.
İnsanlar eşit doğduklarını söylüyordu kitaplar. Ama bazıları hayata bir sarayın kapısından girerken, bazıları daha doğduğu gün borçlu sayılıyordu dünyaya. Fakir bir mahallede büyüyen bir çocuğun hayalleri bile küçüktü; çünkü ona daha baştan neyi hak etmediği öğretilmişti.
Ve en acısı da şuydu: Toplum, adaletsizliği zamanla normal kabul etmişti. Bir işçinin yorgun elleri görünmez olmuştu. Bir mültecinin gözyaşı istatistiğe dönüşmüştü. Bir kadının susturulması, bir manşetin kısa haberi kadar sıradanlaşmıştı.
Oysa adalet, yalnızca mahkeme kararlarında değil; bir insanın diğerine nasıl baktığında saklıydı. Eğer bir toplumda bazı insanlar korkudan susuyor, bazıları açlıktan ölüyorsa; orada yalnız insanlar değil, insanlık da kaybediyordu.
Bir gün bu düzen değişir mi bilinmez. Ama tarih boyunca bütün karanlık dönemlerin ortak bir sonu oldu: Sessiz bırakılanların sesi büyüdü. Çünkü hiçbir adaletsizlik sonsuza kadar ayakta kalamaz. Ve insanlık, en çok da unutulduğunu sananların çığlığıyla yeniden uyanır.
İlla kendime zırnık koklatmadığım o sonsuz şefkatimle birine iyi geleceğim. Yok ben yanındayım'lar, yok merak etme, ben hallederim'ler. Ayarsız sevecenliğimin kurbanıyım. Merhametim batsın.