Ben; seni, düğümlenen solukların arasında,
“Yok” fiilinin “hiç” ile pekiştirildiği anlarda,
Gitmenin en çok “kalana” koyduğu vedalarda,
Kötü haber verilmeden hemen önce ki sessizlikte,
Karar verilince tokmağın sesiyle oluşan telaşlarda,
Kadehin sonunda kalan ısınmış rakıyı içince,
Yutkunmamak için direten gırtlağın çaresizliklerinde,
Merhumun, iyi olmasa da iyi bilindiği çevrelerde,
Mahkumun cezasını arttıran disiplin suçlarında,
Zanlının hükmüne iyi hal indirimi yapılan iyi hallerde,
Şerrin içinde ki hayırlarda,
Yenilen kazıklardan kâr kalan tecrübelerde,
“Sevdiğin kadar sevilirsin” diyen şairin müşterekliğinde,
Masa da “sonsuza kadar evet” cevabının ardından
Gelen sonlarda,
Aradım seni-Aradım seni-Aradım seni..
Yoktun-Yoktun-Yoktun..
Pes etmedim ama.. Ben ki;
“Senden umudumu keserken bile kör bıçak kullandım, bir UMUT...
Bıçak kesmedi ve ben pes etmedim..
"Hayatımın büyük bir kısmını beni seven insanların önünde ağlamamaya adadığım için Augustus'un ne yaptığını biliyordum. Dişlerinizi sıkarsınız. Yukarıya bakarsınız. Kendinize, sizi ağlarken görürlerse üzüleceklerini söylersiniz ve hayatlarında Bir Mutsuzluk olacağınızı ve mutlak bir mutsuzluğa dönüşmemeniz gerektiğini ve ağlamayacağınızı söylersiniz ve tüm bunları tavana bakarken kendi kendinize dile getirirsiniz ve boğazınız kabul etmek istemese bile yutkunursunuz ve sizi seven insana bakarsınız ve gülümsersiniz."
Senden önce sadece kasvet dolu, hafızamın derinlerden çıkaramadığı bir karışıklık vardı; bir nevi, toz tutmuş, örümcek ağlarıyla sarılmış, karanlık nesnelerle ve insanlarla dolu bir mahzen...
Bitmek ne kadar özel bir kelime, öyle değil mi?
İki zıt anlam taşıyor, Hem son bulmak hem de başlamak.
Çiçekte biter, ömür de biter.
Biri doğumdur, diğeri ölümdür.