Marquis de SadeYatak Odasında Felsefe eserinde insanlığın erdemsel, mitik ve inanç harmonisinin kurallar ve duvarlarını aklın ve mantığın diyalektik perspektifinde sarsıntıya uğratmıştır. Bu sarsıntı ve yıkımı yaparkende cinsellik ritüel ve eylemlerini hem heteroseksüel hem de homoseksüel bir tarzda sunarak erotizmin uçlarını okuyucuya anlatmıştır. Bu anlatımı yaparkende tüm felsefi sistemleri sorgulamaya tabi tutarak; varoluşçuluğu, ahlakçılığı, monoteist inanç bağlamlarını kendi 'kimlik' olgusuyla eleştiriye tabi tutmuştur.
Marquis de Sade'nin yaşam ve eylem nosyları üzerinden yapıtlarına da bakacak olursak; kendi yaşam ve eylem dünyasının bu kadar çeşitlik zevk ve hazlarla dolu olmasının sebebi ekonomik bağlamda yetkinliğini göz önünde bulundurmamız gerekir. Çünkü yazarın neredeyse hiçbir zaman maddi çerçeve tarafından 'hayatta kalma' ya da Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyearşisine salt bir bağıntı kurmadığı, bu bağıntının üzerinde bir hayat tarzı olduğu ve bu tarz üzerinden hedonist bir eylem diyagramında var olduğunu söyleyebilmekteyiz. Bundan dolayı eserin tek ihtiyaçlar hiyearşisine işçi sınıfından tek bir kişinin bulunması da dikkat çekmekte ve diğer kahramanların işçi sınıfından değil serf-efendi kısmından yani kalbur üstü bireylerden seçilmesi belki de haz denilen kavramın işçi sınıfa değil serf-efendi sınıfına aidiyeti de söylenebilir.
Diğer bir açından Yatak Odasında Felsefe eseri insanın duygusal veri setini ekarte ederek bireyi sadece beden tahakkümünde bir haz makinesi olarak yansıtmıştır. Ve bu makinenin bedenin orjinalliği, estetikliği gibi algı ve beğeni güdüsü üzerinden dikkat çekiciliği ifşalanarak 'erotizm ve cinsellik' bağlamında kadınsallığı bir haz dürtüsüyle hareket etmesi ve kendini bir sunak gibi hazları için her türlü eylemsel nosyonu açıktan ya da gizliden yapması gerektiğini vaaz etmiştir.
Vigdis HjorthPostane Günlükleri sıradanlığın ve standartın can sıkıcılığı üzerinden değerlendirilebilecek bir anlatıya sahip. Bu sıradanlığı kıran şeyse ana kahramanımızın arkadaşının intiharı üzerine gerçekleşiyor. Ve kahramanımız bu kırılganlık üzerinden kendi standart ve sıradanlığını keşfediyor. Bu keşif üzerinden hareketle kahramanımızın yaptığı iş düzleminden getirelen AB'nin postaneler hakkında söylemlerini dikkatte aldığımızda; aslında Vigdis Hjorth'un bulunduğu ve doğduğu coğrafyanın insan iklim ve kimliği hakkında da bilgi sunmaktadır. Özellikle yazarın bulunduğu coğrafya üzerinden esere baktığımızda kuzey insanlarının yaşam kalitesi düşünüldüğünde hem duygusal hem de eylemsel bir soğukluk ve içsel çöküntüleri hakkında bilgi sunmaktadır. Çünkü eser bir içsel çöküş ve diriliş hikayesi okunacağı gibi aynı düzlemde kuzey coğrafyası insanlarının sosyolojik ve psikolojik zorlukları hakkında da okunabilir. Bu yüzden eser sadece bir bireysel bir hikaye değil toplumsal ve coğrafi izlerinde anlaşılabileceği bir yargılama alanı sunmaktadır.
Diğer bir noktadan yaklaştığımızda kitap bize bireysel canlı olarak kendi kırılganlıklarımız ve kırılma noktalarımızın yaşam kalitemizi nasıl etkilediğini de öğrenebiliriz. Ekonomik, kültürel noktalardak insana yaklaştığımızda bireyin bu kavramların doygunluğuna eriştiğinde duygusal yoksunlukla nasıl baş edebileceğine dair de bir anlatı olarak bakılabilir. Çünkü birey sadece bir ceset değildir. Bireyi canlı kılan diğer ölçüt ruh olduğundan ve onun açlığı nasıl bir deprem etkisi olduğununda okuması olarak algılayabiliriz.
Sonuç olarak; Vigdis HjorthPostane Günlükleri eserinde doğal bir kesit ve duygusal cümlelerin yoğunluğun az olduğu robotik bir yaşam anlatısı mevcuttur. Kısacası Peter Sloterdijk 'ın soğuk sifer olarak atfettiği tamamiyle akli bir ruh anlatısı vardır.