"Bir kitap gelir, kapıyı çalar ama ev sahibi o an 'can' derdindedir, açamaz..."
Selahattin Tomar Bey ile dijital alemde, o kalabalıklar içinde yollarımız kesiştiğinde ve bu eser gündeme geldiğinde, takvimler geçen senenin bu vakitlerini gösteriyordu. Lakin o günlerde ben, kitabın kapağını değil, kendi kaderimin en zorlu sayfasını çevirmeye çalışıyordum. AMATEM’in o sessiz ve ağır duvarları arasında, nefsimle bir cenk halindeydim. Bedenim arınmaya çalışırken, ruhum "Ben kimim?" sorusunun cevabını arıyordu. O yüzden bu kitap, sahibini bekleyen bir mektup gibi bir kenarda vaktini bekledi, demlendi.
Bugün, o fırtınalı günleri geride bırakmış, kardeş acısıyla pişmiş ama "Elhamdülillah" diyebilen bir Çelebi olarak bu "Islahat"ı elime aldım. Ve gördüm ki; benim hastane odasında kendi nefsim için verdiğim kavgayı, yazar cemiyetin tamamı için vermiş.
İmam Gazali Hazretleri buyurur ki: "Suç, kalbin bir hastalığıdır; ceza ise acı bir ilaçtır. Eğer ilaç şifa vermiyor, sadece can yakıyorsa, o hekimlik değil, cellatlıktır."
Kitabı okurken şunu hissettim: Yazar, Oktay karakteri üzerinden bize "suçlu" diye yaftalanan insanın aslında "yaralı" olduğunu haykırıyor. Biz o zorlu süreçlerde nasıl ki "bu adam bitti" denilip bir kenara atılmadıysak, nasıl ki bize "iyileşmek mümkün" denildiyse; bu kitap da topluma aynı reçeteyi sunuyor: "Hapsetme, tedavi et. Karartma, aydınlat."
Bu kitap, benim için sadece bir kurgu değil, vicdanın ta kendisidir. Bir insanı demir parmaklıklar ardına gömmek kolaydır; zor olan, o "Oktay"ların içindeki insanı çekip çıkarmaktır. Selahattin Tomar, kalemini yargılayan bir tokmak gibi değil, uzanan bir dost eli gibi kullanmış. "İnsan harcanmamalı" diyen o sesi duydum satır aralarında.
Ben ki o "düşüş"leri yaşamış biri olarak diyorum ki: İnsan, düştüğü yerden kaldıracak