Aynı masa, başka bir zaman.
Yıllar sonra yine aynı sokaktayım.
Aynı taşlar, aynı kaldırım. Aynı köşede duran kaktüs.
Zaman onu da es geçmiş gibi.
Gövdesi biraz daha kalın, dikenleri biraz daha sert belki, ama hâlâ orada.
Bir sükût âbidesi gibi.
Ne büyümekten şikâyetçi, ne aynı yerde kalmaktan.
Sanki yılların hatırasını gövdesine saplamış, bekliyor.
Ve ben… aynı kafede, aynı masada oturuyorum.
Zaman durmuş gibi değil, tam aksine akmış, geçmiş… ama izi hâlâ burada.
Bu masa, bu sandalye, bu sokağın duvarları…
Belki binlerce adım geçti üstlerinden.
Kim bilir bu masaya kimler oturdu benden önce?
Hangi sevgililer göz göze geldi, hangi dostluklar kahkahalara karıştı, hangi aileler sessiz endişelerini kahve fincanlarına döktü?
Bunları düşünmek çılgınca belki.
Yıllar önce içtiğim kahveyi hatırlamak,
O zamanlar buraya otururken içimde olanları yeniden hissetmeye çalışmak…
Bu bir tür zaman yolculuğu.
Geçmişin omzuma dokunduğu bir an.
Bugünü dünle bağlayan görünmez bir köprü gibi.
Şehir değişmemiş.
İnsanlar yaşlanmış, ama şehir inadına aynı kalmış.
Bazen bir yer, insanın kendi içindeki bir odaya dönüşür.
Yıllar geçer, ama o oda yerli yerinde durur.
Değişmişsindir. Çehren değişmiştir.