🚨 YENİ BÖLÜMDEN 🚨
Poyraz, mezar taşlarını okurken bazen yaşam sürelerini hesaplar, bazen de yalnızca bir yıla takılırdı gözü. Yüz yıl öncesine ait bir ölüm tarihi gördüğünde düşünmeye başlardı...
O yıllarda belde nasıldı?
Bu kişinin ailesi kimdi?
Çocukları, torunları hatta torunlarının torunları hâlâ beldede mi yaşıyordu?
Belki bir evin duvarında, siyah beyaz bir fotoğrafla anılıyorlardı. Belki de bir sandığın içinde, unutulmuş bir anı olarak duruyorlardı.
Ya da hiçbiri…
Belki de onu hatırlayan son kişi de ölmüştü çoktan. Hayata dair kalan tek iz, bu mezar taşıydı. Bunu düşünmek ona acı veriyordu. Tanımadığı, belki dedesinin bile karşılaşmadığı bu kişinin yaşayan hiçbir insanın hafızasında var olmayışı inanılır gibi değildi onun için. Hiç var olmamış olabilir miydi? Biri çıkıp ona “aslında o hiç var olmadı” dese aksini sadece bir mezar taşı ispat edebilir miydi? Hayat gerçekten bu kadar mıydı? Onu hatırlayan son kişi de ölmüşse bedeni çoktan fosil olmuştu. Oysa zamanında o da bu beldenin havasını solumuş, sularından içmişti. Anılar biriktirmiş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, torunlarını sevmişti. Acaba onun babası da ona kötü davranmış mıydı? Kim bilir belki de hiçbirini yaşayamadan ölmüştü. Böylesi daha korkunç hissettirirdi ona, çocukları hiç olmamışsa birkaç nesil daha erken unutulmuş olduğu anlamına gelirdi bu. Öldükten sonra ne kadar hatırlandığının pek de bir önemi olmayacağına kanaat getirirdi.
Poyraz, bu tür düşüncelere dalıp gitmeden duramazdı. Her gördüğü taş, her yazı, her tarih onun zihninde bir hikâyeye dönüşürdü. O hikâyelerle zamanda yolculuğa çıkar; kendini yüzyıllar öncesine, o kişinin öldüğü yıla kadar geri götürürdü. Onları oraya kim gömmüştü? Bu duvarlar kim tarafından örülmüştü? Caminin minaresinden çıplak sesle ilk kim ezan okumuştu? Okulun ilk