Bu kitabı, İzmir Kitap Fuarı’nda Han Kang’ın Vejetaryen adlı kitabını okuduğumu, ancak neden Nobel aldığını anlayamadığımı söyleyip, yazarı daha iyi kavrayabilmek için başka bir kitabını önermelerini istemem üzerine aldım. Görevliler, “Vejetaryen’i neden sevmediniz anlayamadık, o yüzden ne önersek bilemedik,” dedikten sonra bana Beyaz Kitap’ı uzattılar. Herkesin kendileriyle aynı şeyi beğenmesi gerektiğini düşünen, içi boş tayfanın yönlendirmelerine fazla kulak vermemek gerekiyormuş.
Kitap bana oldukça yavan geldi. Ne bütünlük vardı ne de derinlik. Duygusal olarak da entelektüel olarak da bir şey aktarmadı. “Beyaz nesneler üzerine yazılmış” denince, beyazın felsefesine ineceğini hayal etmiştim. Yedi rengin birleşimiyle oluşan beyazdan, beyaz bulutlara ve kar tanelerine; güneşten aya, yıldızlara; doğumdan ölüme uzanan bir anlam yelpazesine değinir diye düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. Sanki bir edebiyat fakültesi öğrencisinin acemi çabalarını okuyormuşum gibi geldi. Ne demek istediğimi kitaptan sadece bir örnek verip göstermek istiyorum.
MENDİL
Kadın yaz bitimine doğru bir öğleden sonra, ücra bir mahallede, apartmanların önünden geçiyordu. Bir kadının üçüncü katta balkondaki çamaşırları topladığını ve birkaçını aşağıya düşürdüğünü gördü. En son bir mendil usul usul yere süzüldü. Kanatlarını yarı kapatmış bir kuş misali. Kararsızca konacağı yeri arayan bir ruh gibi.
Bu cümlelerde ne özgün bir fikir var, ne de duygusal bir anlatım. Kitabın geneline hâkim olan da tam olarak bu: atmosfer varmış gibi yapan ama içi doldurulamamış, etkisiz bir anlatı.