Bu okumam, Rusya'nın Ukrayna işgali dönemine denk geldi. Tesadüf o ki bu kitap da, Rusya'nın Çekoslovakya işgali üzerine inşa edilmiş bir roman.
Kitapta dört karakter var: Tomas, Tereza, Franz ve Sabina.
Bu karakterler arasındaki ilişkiler, gitgeller, istekler ve arzular, cinsellik ile örülen romanda; bu dörtlünün kaderi işgalin gölgesinde şekilleniyor. Varolan düzene karşı koyan ve cerrahlık mesleğinden, sisteme aykırı olduğu gerekçesiyle aforoz edilen Tomas'a, pişman olduğunu ilan ederse eski prestijli mesleğine geri dönebileceği söyleniyor. Ancak o, bunu reddediyor. Tereza, Tomas'a çok aşık, kendince güçsüzlükleri olan bir kadın ama Tomas tarafından alenen sürekli aldatılıyor. Franz, başarılı bir akademisyen ve biraz macera arıyor. Sabina ise bir ressam; fakat o da aradığını bulamayanlardan.
Kundera, komünizmi savunan bir yazar olmasına rağmen, ülkesinin komünizm tarafından işgaline şiddetle karşı. Komünizmin ideal bir yönetim biçimi olduğunu savunsa da, pratikte işlerin kontrolden çıktığını açıkça anlatıyor.
Bu bir felsefi roman. Yazar, kendi varoluşçu felsefesini romanın içine yediriyor ve aralarda bizzat kendisinin konuştuğu sekanslar bulunuyor. Ancak bu geçişleri oldukça yumuşak yapıyor.
Birçok derdi olan Kundera'dan iki alıntı yapıp ne demek istediğine odaklanalım:
Es muss sein: Kitapta sıkça geçen bir ifade. Türkçesi "olmalı". Kundera bununla ne demek istiyor? Belirli bir şeyin kaçınılmaz olması ve yapılması gerektiği fikri. Bu ifade, karakterlerin kaderlerini ya da hayatlarındaki önemli olayları kontrol etme gücüne sahip olmadıkları duygusunu anlatıyor. Bu ifadede bir zorunluluk ve kaçınılmazlık hissi var. Örneğin, Tomas’ın *"es muss sein"*i cerrah olmak; neşteri vurduğunda insanın içini açıp o tanrısal hisse kapılmak. Sabina’nın *"es muss sein"*i ise