Karıncaların, mikropların, insanların bitmek bilmez bir telaş içinde koşuşturduklarını görüyordum: Ne için? Neden? Koşuyorlar vuruyorlar yazıyorlar tartışıyorlar telefon ediyorlar kesiyorlar yiyorlar açıyorlar bakıyorlar öpüyorlar itiyorlar düşünüyorlar sıkıştırıyorlar yaratıyorlar deliyorlar temizliyorlar kirletiyorlardı; gömlek manşetlerinin kat yerini çorapların izini omuzların kıvrımını gözlerin çevresindeki kırışıkları görüyordum. Gözleri ve gözlerin içindeki ihtiyaçtan, arzudan, acıdan, kaygıdan, açgözlülükten, kâr tutkusundan ve korkudan oluşan ışığı görüyordum.
Kim bilir. Bazen, özellikle öğle sonraları,bir yalnızlık hissettiğimde içimi tuhaf bir duygu sarar. Sanki içime, bir saniye önce orada olmayan bir şey sızmıştır, sanki tanımlanamayan bir öz içimde canlanmıştır, bana ait olmayan ama baştan başa ben olan bu duyguyla ben kendimi artık yalnız hissetmem, her hareketimin, her sözcüğümün tanıklığını yapan gizemli bir ruh varmış sanarim. O! Ama bu büyülü durum çok kısa sürer, bir buçuk saat kadar, daha fazla değil. Sonra gün keskin dişleriyle beni yeniden öğütmeye başlar.
....kendisine kızını fakir ama dürüst bir adamla mı, yoksa zengin ama hiç de iyi anılmayan bir adamla mı evlendirmek isteyeceği sorulduğunda demiştir ki, "Ben parasız adamı, adamsız paraya tercih ederim."