Bir kadın defalarca yok sayıldığında önce sesi kısılır sonra yüreği. Sustuğu yer, kırıldığı yerden daha derindir. Sevdiği halde geri çekilir, çünkü artık sevgisi duyulmamıştır. Her 'önemsizsin' bakışı onun içindeki aynaları kırar. Ve bir gün... Herkes onun nasıl bu kadar güçlü, bu kadar soğuk, bu kadar uzak olduğunu sorar. Kimse gücün çaresizlikten doğduğunu bilmez. Kimse sıcaklığın terk edildiği yerde donduğunu fark etmez. Oysa kadın sevilmediğinde susmaz; içinde fırtınalar olur da, dışarıda sessiz kalır. İhmalin her dalgası bir kıyısını alıp götürür. Bir süre sonra sahili kalmaz kadının... Ve en sonunda kendisine bile sarılamaz hale gelir.
Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu.
“Birisi kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve kanamaya başlıyor yeniden oluk oluk. Birine teslim olduğumuzda içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıyor. O yüzden değil mi içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta gergin ve tedirgin dolanmalarımız? ‘Anlatsam mı anlatmasam mı?’ kararsızlığımız. ‘Bu sevgi beni acıtır mı?’ kuşkularımız.”