Zweig’ın, hayatın içinden hepimizin zaman zaman yaşadığı duyguları ustalıkla betimleyerek adeta elle tutulur hale getirdiği duyguları işleyen, yine harika bir kitabı. Yaşadığı küçük kasabadan Viyana'ya tıp okumaya büyük hayallerle gelmiş bir gencin hikayesi. Berger bu yeni şehirden çok fazla bir şey beklemiyor aslında. Yaşıtları gibi gülüp eğlenmek, kadınlarla rahatça tanışabilmek, kolayca arkadaş edinebilmek, güçlü kuvvetli bir erkek olmak istiyor. Ne yazık ki çoğu zaman olmak istediği kişinin yakınından bile geçemiyor. Yaşanabilecekken yaşanmayan ihtimaller sırtına binip kaldıramayacağı bir hâle geldiğinde geleceğe dair tüm umutlarını kaybediyor. Okula gitmeyi bırakıyor, daha iyi bir hayat için çabalamayı da. Günlerini aylak aylak gezerek geçiriyor. Bir gün, bir komşusunun 13 yaşındaki kızının kızıl hastalığına yakalandığını öğreniyor. Ve içinde var olduğundan bile habersiz olduğu bir insanlara yardım etme istediği ortaya çıkıyor ve o kızın iyileşmesi için gece gündüz demeden başında nöbet tutuyor. Zamanla bu yaşatma isteği, yaşama isteğine dönüşüyor adeta. Berger bir insana yardım etmenin kendine de yardım etmek olduğunu keşfediyor. Varlığının bir anlam kazandığını hissediyor, mesleğinin ne kadar olağanüstü bir gücü olduğunu da. Ve artık yaşamaya karar veriyor.
Kitap, hem anlamsızlığı hem de bir başkasının hayatındaki etki gücümüzü iyi anlamda kullanmamızın kendi anlamımızı yaratmamıza ne denli katkı sunduğunu öylesine güzel anlatıyor ki. Stefan Zweig'in en etkilendiğim kitabı oldu. Herkese tavsiye ederim<3