İlk yazdığım roman…
Gastronomi Şövalyesi , yıllar önce bir masanın başında, yaşadığım hayal kırıklıklarının arasında ama hayal gücümün en aç günlerinde doğdu. O zamanlar hikaye kurgulamayı bilmeyen, aklında edebiyat ile gastronomiyi en sevdiğim türlerden biri olan fantastik edebiyat ile birleştirmek isteyen biriydim sadece. Birkaç kelimeden ibaretti fikirlerim; zamanla lezzetle, felsefeyle, açlıkla, adaletle ve insan doğasının iştahıyla yoğrulmuş bir dünyanın hikâyesine dönüştü bu fikirler. Ben yazmayı onunla öğrendim. 1 sene boyunca içindeki karakterlele yaşadım resmen.
Şimdilerde "gastronomi edebiyatı" ismini çokça farklı isimden duyar oldum ve bunu beni gururlandırıyor. Buzdolabı Vatandaşlarının yaratacağı etkinin asla farkında olamazdım o zamanlar. Gastronomi Şövalyesi, işte bu fikrin ilk ürünüydü ama yazarlık kariyerime onunla başlamak istemedim. Daha fazla demlenmesi gerekiyordu sanırım. “Gastronomi, bir bakış açısıdır,” diyor Paul Freedman, bunu her yerde dile getiriyorum. Bu roman, gastronomiyi bir mutfak disiplini olmaktan çıkarıp; estetik, sorgulama biçimi, yaşam felsefesi olarak ele almak istememin ilk ürünü de diyebilirim aynı zamanda.
Yazarken Huxley’nin hayal gücünden, Le Guin’in çok katmanlı dünyalarından, Martin’in betimleme gücünden sıkça esinlendim. Ve tabii bana ilhamı eksik olmayan Frank Herbert'ın Dune serisinden. Ama en çok kendi açlıklarımdan, kendi sofralarımdan, kendi sessizliklerimden beslendim diyebilirim.
Bu hikâye; “obur bir kralın yarattıkları”, “damak muhafazakarlığıyla savaşan bir şövalye” ve “yemeğin felsefesiyle yoğrulmuş bir fantastik evren” üzerine kurulu. Tabii, fantastik deyince aklınıza havada uçuşan büyüler, ateş püsküren ejderhalar gelmesin. Fantastiği daha çok orta çağ edebiyatı