Asıl mesele toprağı ve insanı hayatımıza sokamamakta. Kırk üç bin köylümüz var; birkaç yüz kasabamız var. İzmit'ten öteye Anadolu'ya açılın; Hadımköy'den öteye Trakya'ya gidin. Birkaç kombinanın dışında hep eski şartların devamını görürsünüz. Coğrafya yer yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir istihsal siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynın zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak... O zaman ne olacak?
İnsan zenginse tuhaf bir biçimde hep zengin kalıyor; zengin değilse de çuvalla parası olsa yine hakiki bir zengin olamıyor. Görünüşe bakılırsa insanın gerçekten zengin olduğuna inanması gerekiyor. Tıpkı azizlerin ya da devrimcilerin, farklı olduklarına inanmaları gibi.
İnsanları cinsel davranışına göre iyi ya da kötü diye sınıflandırmak huyum değildir. Kimse asla kabul etmez ama her tür fahişeliğin insan onurunun karargahı sayılan belden yıkarıda, kalpte, beyinde, zihinde olduğunu düşünürüm. Bununla tartarım karşımdakini.